Anasayfa » Blog » Modern Bilimler Işığında Tasarım Modeli ve İbn-i Rüşt’ten Said Nursi’ye Kur’ani Bakış
Doç. Dr. Caner Taslaman’ın değrelendirmesiyle ”Modern Bilimler Işığında Tasarım Modeli ve İbn-i Rüşt’ten Said Nursi’ye Kur’ani Bakış” konulu İstanbul İlim ve Kültür Vakfı seminerimiz.
Bugün buradaki konuşmamda Said Nursi’nin eserlerinden atıfla tasarımla ilgilerini anlatmayacağım, evela bunu burada belirtmem gerekiyor çünkü buradaki kişiler zaten benden eğitimli, Said Nursi’yi bilen kişiler, onların burada benim soracağım şeylere belki Üstada referanslar yaparak katkıda bulunabileceklerini zannediyorum, fakat tehecelere satmak gibi bir şeye kalkışmayacağım burada benden iyi bilenlerin karşısında Üstadı anlatmayacağım fakat Üstad’la da bağlantısı da şu yani İbn-i Rüşt’ten Said Nursi’ye bir gelenek dedik yani İbn-i Rüşt’ü Kuran dedi işte nizam gaye dediğiyle kastedilir.
Tasarımla özüyle aynı şey külliyatta da zaten Said Nursi’nin birçok yerlerde aslında bu delile atıf yaptığını görürüz değişik anlatımlarıyla. Kendimden çok kısaca bahsedeyim; sonuçta bende on altı yaşımda nasıl diyeyim dini hayatında dine çok büyük bir yer veren bir ailenin çocuğu da değilim. Allaha dine inanan fakat ne bilim dini kitaplara haşır neşir olmayan bir ailedeydim ben de on altı yaşında kendim, dinin hayatımda daha güvenli bir rol oynaması gerektiğini sonuçta burada bir çoğunuzun düşündüğü gibi hayatın kısa olduğunu Allah’tan önemli bir şey olamayacağı gibi düşüncelerde buna karar verdim ya da hep seküler bir çevredeydim seküler bir çevrenin içinde dediğim gibi ailesi de dini kitaplarla haşır neşir olmayan bir ortamın içinde ne okumalıyım ne etmelim neyi nasıl öğrenmeliyim derken ilk karşıma çıkan kitaplardan biri Üstadın kitapları oldu. O dönemde Üstadın kitaplarını temel kitaplarını yani yayınlanan kitaplarını baştan sona okuduğumu söyleyebilirim fakat şunu da belirteyim aradan geçen zaman içinde yirmi yıldır aşağı yukarı, doktora tezimdeki ufak birbirine katkısı dışında Üstadın kitaplarını çok az okudum ama bunla ilgili işlemlerimle bir eksiklerim varsa bugün burada sizlerin tamamlayacağını zannediyorum ondan dedim yani benim külliyatta ne geçtiğini aşağı yukarı bilsemde ve buradaki birçok kimseye nazaran bilgim çok az yani başlık sizin Üstada referans yaparak konuyu anlatacağım gibi bir yanılgıya götürmesin.
Birincisi Üstad’la ilgili bir şey en azından söylemek istiyorum yani bu doktora tezinde de kısaca belirtmeye çalıştım bu zaten herkese malum olanı ilan etmek gibi bir şey ama Türkiye’deki İslam’da ne kadar önemli yeri olduğunu göstermeye çalıştım bunu göstermeye çalışırken tabi birçok noktaya deyindim ama bugünkü konu açıdan önemli olduğu bir tanesine kısaca değinmek istiyorum siyaset felsefecisi Althusser devletlerin sadece baskı aygıtlarıyla halkı etkilemedikleri baskı aygıtlarıyla ideolojilerini aşılamadıklarını aynı zamanda devletlerin ideolojik aygıtlarıyla halkı ideolojilerine götürdüklerini söyler zaten baskı aygıtıyla halkı kontrol edeceksiniz baskı aygıtıyla o polisleri askerleri ne ile kontrol edeceksiniz o yüzden aslında devletlerin kendini ayakta tutan şeylerden biri özellikle ulus devlete geldiğinizde ideolojik bu ideolojik devlet ulus devlete nasıl gelmiştir bu Türkiye içinde geçerli ama sırf Türkiye için değil yani dünyanın dış ülkelerine baktığımız zaman burada en önemli olan şeylerin başında aslında eğitim kurumları gelmektedir sekiz saat giden, yakın belki çocuklar daha ufak yaşta ilköğretim beş yıl üç yıl, şimdi değişti gibi sürelerde giderler sonrada üniversiteye giderler, belli bir kesim bu devletin ideolojik aygıtlardaki bu uzun sürelerde diğerleri de devletin istediği ideolojiye doğru dönüştürülüyor yani bu Türkiye’de de olduğu gibi tabi dış dünyada da yani ulusal milliyetçi, daha seküler bir ideoloji daha pozitifiz bir ideoloji alıyor. Şimdi buna karşı nasıl bir tavır gösteririz? Şimdi buna karşı gösterilecek tavır birçok İslami kesimlerden kimisi için bundan kaçmaktır, mesela çocukları okula yollamamak, izale olmak, içine kapanmaktır belli birçok tarikatta bunun örneklerini görüyoruz oysa Üstadın da Kastamonu’da talebeler etrafına geldiğinde görüyoruz ki işte yani hocalarımız bize dinden imandan bahsetmiyorlar, o eğitimi kendileri seküleştirmeye yakınıyorlar oda onlara karşı o bilgileri alıp nasıl onları yorumlayacaklarını o bilgilerin aslında Allah’ın yarattığı evrenle Allah’ın dini arasında bir çelişki olamayacağını olsa olsa o Allah’ın yarattığı evren üzerine yorumların yanlış olabileceğini söylüyor.
Siz Allah’ın yarattığı evren hakkında bilgileri buradan öğrenin doğru yorumlarla siz Allah’ın sanatını dahi tanırsınız dinle çelişen bir bilgi almanız mümkün değil diye onları oraya teşvik etti. Bu tabii, ki bu ifadelerin büyük tasarruf delilinde büyük bir parçası bu yani edinilen bu hammaddelerden bu bilgileri üretebilmek diğer yandan bunun belki Türkiye’deki İslamın bugün geldiği yerde de bir çok önemli bir etkisi olduğunu zannediyorum çünkü dikkat edin izole olma mantığıyla şimdi Althusser kendisi marxist, Althusser diyor ki devlet baskıcı aygıtları olduğu kadar ideolojik aygıtlarında yani okullarda diğer yerlerde güçlü değil biz oralarda bir şey kazanmak istiyoruz o marxizm için söylediğim bir şeydi diğer Üstad’ın kendisi böyle bir taktiksel organizasyon yapıp yapmadığı ayrı bir konu yapmasa da aslında anlattığı zihniyette bu okulların içinde birçok eğitimli kültürlü daha sonra kamusal alandadır. Etkili olabilecek Müslümanların olmasını yani sırf Müslümanlar işte yani işin doğrusu şu yani; tarlada çalışan birçok insanda tabi ki saygı değerdir, işte ama tarlada yaptığımız işte güç merkezlerinde halkı etkileyecek alanlarda etkili olamazsınız bu eğitim kurumlarla aracı geçmeniz gerekiyor ki bir vali olabilir, bir işte emniyet müdürü olabilir, bir öğretim görevlisi olabilir, lisede öğretmen olabilir ve ilkokulda öğretmen olabilir yani bunlardan kaçmayıp bunlardan geçmeniz gerekiyordu. Türkiye mesela en önemli işte diyelim ki sosyolojik fenomenlerinden biri bugün siyasal bilimlerinde çok çalışacak diyelim Gülen Cemaatini örnek alsak bence eğer ki Said Nursinin koyduğu bu temelde başlangıç olmasaydı mesela gülen cemaatine şahsen ben atamayacağını düşünüyorum yani Said Nursi’nin o inşa ettiği zihin kaçmadan bir yerde oralarda mevzi tutmak bir yerde o bilgileri değerlendirip İslami şekilde yorumlamak o güç odaklarından etkili olmak yani kaçmamanın ben Türkiye bu günkü İslamın geldiği açısından çok çok önemli olduğunu düşünüyorum diğer bir tespitim var Üstadında burda yaptığının da çok önemli olduğunu düşünüyorum diğer tespitim şudur diğer tespitimde yakındır herhalde bence devletin ideolojik aygıtları şimdi bu dünyada bu sebeplerde bir güç kaybına gidiyor bu güç kaybının da çok basit bir sebebi var hepimizin yaşadığı burada, radyo televizyon internet gibi isimleri koymak gerekirse başta medya araçları etki ediyor niye?
Çünkü artık medyayla alınan bilgi diğerleriyle alınan bilgi eğitim konularında alınan bilgilerinin de üstüne çıkıyor bu tabi aslında güçler ilişkisini çok karmaşık hale getirmiş vaziyette medyadan alınan bilginin çünkü artık devlet halkı istediği gibi yönetemiyor dikkat edin bence Türkiye’de böyle olmasının hep siyasal aktörler üzerinden anlamaya çalışıyorlar işte Ak Parti diğerleri üzerinde siyasal bilimler açısından tamam doğru zaten çok önemli bir aktör ama bu bence eksik bir değerlendirme, siyasal bilimler açısından yani dünyada değişen bu projektörü ve aslında devletin istediği gibi halkı kontrol edememesinde etkisi büyük bu aslında çok büyük belalarda getiriyor avantajlarda getiriyor yani bana göre Türkiye’deki Müslümanlar bu gün daha özgürse aslında devletin bilgi sürecini kontrol edememesinin eskisi gibi çok önemli burada etkisi var eskidense sekiz saat okulda yapıyorduk, dikkat edin işte öğrenci alternatif olarak elinde olanaklardan bilgi çok az bir alternatifi yok fakat bugün Türkiye’de (hafta içi 4, 3) bir ankete göre ( hafta sonu 4, 6-saat ) televizyon izlendi okula giden gitmeyen herkes ne kadar yüksek radyo dinleyen toplumun %50’si birkaç saati bulunuyor günde ortalama radyo dinlenmesi internette oldukça yüksek oranlar çıkıyor ve gittikçe bunlar yayılıyor. Şimdi tabi, bunların avantajları ve dez avantajları var fakat bu küreselleşme kaçınılmaz bir süreç olarak görülüyor. Burada bakalım milletin radyodan işte şeytan kutusudur diye,
Üstadın mesela radyo dinlemesi radyoda bir gün bu Risaleler okunacak demesi onu da kaçınılacak bir şey değil olarak orada teşvik etmesi sinemaya gitmesi belki bizden de eleştirilmiştir veya bu tip şeylere karşı gösterdiği ilgi bugün yani bu medya tipi kuruluşlarda işte Said Nursi’ye bağlı kesim eğer ki bir yine aktivitesi bulunuyorsa bence yine bu Üstadın inşa ettiği zihinle oldukça önemli alakaları olduğu kanaatindeyim. Tabi asıl kısacası şunu söylemek istiyorum yani kamusal alanda bugün İslam güç alanlarında eskisinden çok daha etkili biz hep güncel gözüken aktörler üzerinden bunu anlamaya çalışıyoruz.
Kim nasıl bir zihin inşaa etti ve o zihin takip edildi de buralarda bunlar kazanıldı diye baktığımızda bence Türkiyenin en önemli aktörünün zihin inşaa etmede kendim olarak Said Nursi olduğu kanaatindeyim çünkü sonraki diğer Nurcu cemaatler olarak da düşünmemek lazım. Bence aslında nur cemaatlerin başarısı üzerine diğer birçok cemaatte onları, takibi bence Üstadın devir tarikat devri değil demesi çok önemli bir şeydi ve yani tarikat şeklini bırakıp da geçmesi ben oldukça doğru bir hem teknik açıdan hem bir çok başka açıdan da çok yerinde olduğunu zannediyorum fakat tarikatların bir çoğu da tarikat olmayı bırakmadan kendileri değiştiler, mesela bugünkü tarikatların yapısında bir çoğunuz bakarsanız aslında kendi yüzyıl önceki dedelerinin dedelerinden oldukça farklılar o yapılardan farklılar yani o klasik bir çok uygulamayı değiştirmiş bir çok şeye adapte olmuş vaziyetteler mesela ne bilim medyayla ilgili kuruluşlara eğitim kurumlara onlarda ilgi göstermekteler bunda da ben yine Üstadın bir dolaylı etkisini çünkü yani guruplarındaki etkisi dolaylıklarda da etkisi olduğunun kanaatindeyim. Bundan bir çoğunuzda benden daha da çok söyleyeceği şey olduğunu düşünüyorum gerekirse burda daha sonra konuşuruz. Üstad eserlerinde tasarrufla ilgili işte bu gaye nizam devri diye geçer felsefe literatüründe teolojik delil olarak adlandırılır.
Kimi zaman gaye kimi zaman düzene atıf yapılır bu delilde ben sonuçta hem gaye hem düzen ikisine birden atıf yapıyorum, ayırmıyorum, Üstad Kuran’dan ilham alır hem zaten eserinin Kuran tefsirinin olduğunu söyleyerek yapar o açıdan bakılırsa Kuran tefsiridir ama diğer taraftan İslam düşüncesindeki isimlendirmelere bakarsak Üstadın eseri direk bir kelam eseri demekte bence bir tefsir eseri diye kendi nitelenmesi kadar doğru bir nitelendirme olacaktır. Buradaki tabi ki klasik tezlerin de, Üstadın da şu yani Allahın indirdiğinde Allahın evreni ve isnadın nefsi bulunan, çatışmaz yani dini indiren Allah, fıtratı veren Allah, evreni yaratan Allah… Hepsi aynı kaynaktan geliyorsa bunların çatışmaması lazım, çatışma varsa sorun bizim yaklaşımlarımızdadır. Ya dini yorumlarımız yanlıştır ya bilimsel teorilerimiz yanlıştır ve yahut da bizim o mantıksal yetersizliğimiz vardır. Evela şunu, da tabi söyleyeyim bundan sonrasında Üstad’dan bahsetmekten ziyade biraz daha modern deliller eşliğinde neler söylenebilir çünkü sizler de Üstadın bu konuda ne söylediğini sizler benden çok daha iyi biliyorsun o konuda bir şey tekrar etmeye çalışmayacağım, ona geçeceğim fakat önceden şunu söylemek isterim. Eserlerimin çoğunda da bunun niye sığ ve yetersiz olduğunu göstermeye çalışıyorum artık Allah ne kadar muvaffak ederse Allahın varlığıyla ilgili delillendirmede hep şuna dikkat çekilmesi gerektiğini düşünüyorum, toplam dava yani toplam olarak ortaya konan şey bugün biz tasarım devrini alacağız ve kasıt kozmolojik devriydi, aslında tasarım devri başlık ama kozmolojik devri hocamıza entropi demişken daha çok kozmolojik delille alakalı ona da değineceğiz ama bunların dışında şu anda da hazırladığım başka bir kitap var insanın fıtratı üzerinde fakat modern psikolojide son yıllarda psikolojiyle hareketle ortaya konan bazı şeylerden bazı diller bilmeye çalışacağım. Onu seneye falan da fırsat olursa inşallah gelir hep beraber paylaşırız fıtrat delilleri diye gördüğüm şeyler daha çok modern psikolojiden insanın arzu ahlak matematiksel şüphe gibi şeylerden hareket ederek kurulmuş deliller. Onları başka bir zamana bırakmak istiyorum, onları geçiyoruz ama şunları bilmek bence önemli yani bugün buradaki sunacaklarımızda tabi ki önemli ve önemli olan Allahın varlığıyla ilgili olan bu delillerin hepsini birden oluşturduğu toplam durumdur. Bunların her biri birbirine destek vermektedirler. Üstadın mesela Risale-i Nur’da benin gördüğüm en güzel olan şeylerden biri; bilhassa o farklı farklı denizlerin birbirine destek vermesinin öneminin özel bir vurgusunu görüyorum. Aslında bu Kuran’ dan gelen bir vurgu olduğunu zannediyorum. Bir de bilimle arasında nasıl ilişki kurulabilir, geçen sefer şey dedim bir kaç tip ilişki kurulabilir. Bir çalışmacının bir yaklaşımı olabilir yani bilimle din çalışıyor genelde ateistlerin yaklaşımıdır, bazı Hıristiyanlar saçma olduğu için inanıyorum ne kadar saçma olursa o kadar yüksek gibi göstermişler ama klasik olarak bugünkü evvelki dönemin pozitif babası Auguste Comte gibilerin yaklaşımıdır bilim ile din beraber çalışıyor ve işte şimdi bizim eğitim sistemimize bugün hala bazı isimler vermek istiyorum da, tutuyorum kendimi vermiyorum hala savunmaya çalıştıkları Auguste Comte pozitivizminde kaldıkları yaklaşımdır. Din ile bilim beraber çalıştığı, buna karşılık günümüzde daha da modern olan hatta İslami kesimde de bağımsızlık yaklaşım bilinen kompartmantalizasyoncu yaklaşım buna göre bilim olgu nedensel ilşki bunlar arasında bir ilişki yoktur. Din ahlakla ilgili nasıl namaz kılacağını abdest alacağını söyler bilim de sana evrenin her şeyini anlatır. Bunların bir ilişkisi yoktur ki çalışsınlar. Şu anda bizim ilahiyat eomiosunun büyük bir çoğunluğu da böyledirler. Türkiye’deki İslami kesimin kompartmantalizasyonculuk oldukça koymamasının en etkili şeylerden biri Said Nursinin kendi etkili olduğu kimseleri bu zihniyetten uzak tutmasıdır. Bir de verimli ilişki kurmak İslam felsefesinde işte İbn-i Rüştten Said Nursi’ye dediğinin o gelenek verimli ilişki kurma geleneği var. Batı dünyasında Newton gibi çok geniş savunucuları var. Bilim ile din arasında ilişki kurarken şunun hemen sorulması lazım, hangi din hangi bilimden bahsediyoruz yani bazen bizim bilimle ilgili yorumumuzda bazen din ile ilgili yorumumuzda yanlış olabilir, çünkü unutmamamız lazım ki bilim yaparken bilimin kendiside insani bir faaliyet olarak karşımıza çıkıyor orada bir hata olabilir. Biz dini anlarken de Allah’ın vahyettiği şekilde %100 bizim dini anlayışımız garanti değil orada da hata olabilir bizim derken tek Tanrıya inandığını söyleyen herkes için kastediyorum, yanlış bir dini yaklaşımda ileri sürülebilir bir örnek vereyim İslami tefsirlerde aslında hem İbrani tefsirlerde bunun dönem anlamına geldiğini söylemiş modern bilim çıktı da uydurulmaya çalışılmış değildir hatta Kuran-ı Kerimde bir ayette miktarı elli bin yıl süren, bir güne miktarı bin yıl süren bir güne gelir ifadeleri gelir ifadeleri aslında bu illaki bir gün olmadığı anlaşılır mesela altı günü illaki günümüz gibi altı gündür şeklinde olmak bu evren altı gündür şeklinde olmak bu evren altı yaratıldı şeklinde bir anlayış yani evrenin ömrü yedi milyar çıkıyor bu durum din ile çelişiyor gibi bir şey çıkıyor.
Alsında İslam dünyasında çok çıkmadı..fakat dikkat ederseniz Tasarım geleneğiyle neyi kastettiğimi söyledim. Şimdi tasarım; Allahın aslında bir yerde sıfatlarıdır. Allah’ın mesela; Allah tasarlıyor, bütün detayları biliyor işte orada kudreti gözüküyor bütün her şeyi yaratması gözüküyor. Bilgisi gözüküyor. Allah’ın sanatı gözüküyor. Musavi ismi gözüküyor. Haberdar olması her şeyde gözüküyor. Bütün o detayları bilmek için haberdar olan yapabilir. Bütün bunları yapan kudretinin olması gerekiyor. Yani tasarım denilince savunulan şey Allah’ın birçok temel sıfatının da aynı zamanda temellendiren bir şey. Bir çok kimse zannediyor ki bunların modası geçti falan filan mesela akın 20. yy en azgın ateistlerinden biri; (ben insanlar üzerinden örnek vermeyi çok sevmemde insanlar sevince mecburen veriyoruz) en böyle sofistik ateistlerinden biri ölmeden önce işte yakın bir dönemde öldü ölmeden önce de tövbe etti. Yani Allah’ın varlığını kabul etti. Bizim anladığımız tövbe değil ama Allahın varlığını kabul etti, eski görüşlerin yanlış olduğunu söyledi. Bir bakın orada atıf yaptığı şeyler kendisini razı eden şeyler DNA’nın yapısı evrendeki var olan tasarımlar gibi unsurlara atıf yaparak değişti. Yirminci yüzyıl en sofistik ateistlerinden bir olarak görünen kişi buradaki natüralizm ile ilgili bir şey vardı. Ona sonra vakit varsa geleyim. Şunu söyleyeyim karşımdaki sorsun ne dinin karşısındaki sorun biraz kısaca girmem gerekiyor herhalde.
Natüralizm dediğimiz doğalcılık yani doğalcılığın felsefi tezi sadece doğa vardır, doğa dışında bir şey yoktur. Baktığımız zamanda aslında materyalizm çok yakın bir görüş ateizmi de buna özdeş yapabiliriz. Yani ateizm aşağı yukarı deyim olarak ateizm teizm a olumsuzluk takısı işte Tanrının olmaması anlamında günümüzdeki ateizm, materyalizm ve natüralizm birbirine özdeş kullanılıyorlar. İçerik olarak aynı olmasalar da kabaca natüralizmin söylediği şey doğa vardır doğa dışında bir şeye gerek yoktur. Günümüzde bilim adamlarının çoğu da dikkat edin Allaha inansalar da natüralist felsefenin metodolojisini kabul ediyorlar. Bilim yaparken buna da metodolojik natüralizm diyorlar. Felsefi olarak Allah vardır yoktur ayrı bir şey. Ben bilim yaparken Allaha atıf yapmam, ondan sonra görüyorum. Birçok ilim kitabı yazılıyor. Birisi geliyor, kardeşim ilim kitaplarında Allahın yeri yok! Siz atletizm yarışmalarında zencileri yasaklıyorsunuz, sonra da 10-20 yıl çetele tutuyorsunuz. Kim yarışmalarda birinci olmuş? İşte; sarı ırktan, Japon olmuş, beyaz olmuş Kızılderili olmuş, zenci yok. Diyorsunuz ki “ya zenciler yarışmalarda birinci olamıyor”. Yaz siz yarışmalarda sokmadınız ki onu! ondan sonra diyorlar ki bilim kitaplarında Allahın adı yok. Ya siz metodolojik olarak konmayacak dediniz. Doktoralarda şurada, burada buna göre götürdünüz. Sonuçta orta çağda peşinen Tanrıyı kabul edin deyip bilim yaptırılırken bu sefer peşinen natüralizmi kabul edip bilimi yaptırın demek gibi bir şey oldu. Günümüzde ben diyorum ki bir çok kişiye Newton’un eseri bu gün getirelim bu gün bilim tarihinde yazılmış en önemli eseri diye kabul edilir. Bir çok ankette birinci çıkmıştır. Newton bu gün aranan işte o bazı bilimcilerin bilim adamı diyemiyorum, bilimcilerin aradığı kriterleri karşılamaz çünkü eserin bir çok yerinde Allah’ın sanatlarına atıflar vardır. Allahın eserlerinin sanat olduğunu Allah’ın koyduğu yasa olarak tarif eder.
Hatta Darwin’in kitabını bu gün getirisinin bile geçiremezsiniz. Çünkü Darvinin (türlerin kökeki) bitirirken yaratıcını yarattığı o birkaç tane formdan diğer canlıların yaratılmasında muhteşem bir hayat görüşü vardır derken, yaratıcıya atıf yaparak anlatır. Yani Darvinin baktığı noktadan bile gerideler. Şunu hemen söyleyelim bir boşluk vardır siz o boşluğu dolduramıyorsanız ona Tanrı deyin işte kalbin nasıl attığını bilemiyoruz. Demek ki Allah yaratmıştır diyen şeklindeki bir yaklaşım oysa tasarım özelliği şudur; sizden bilgi ister ne kadar çok olursa bilginin üzerinde yükselen o yüzden aslında bilime de değer veren bir argümandır. Bunun özellikle altını çizmek istiyorum. Bu günkü bilimde de aslında bakarsanız tasarımla ilgili mantık yürütmeleriniz uygulanıyor.
Yerin altında iki tane evrendeki tasarım nazaran uyduruk taş bulunsa bir medeniyete ulaşılır. Bir tane kesici taş bulunuyor da eskiden insanların kesici bir şey yaptığı görülüyor. O taşı kimin imal ettiği görünmüyor. Var olanın şeklinden onu çıkarıyor. İşte arkeolojide yapılıyor. Aslında günümüz biliminin içinde de işine geldiğinde birçok yerde akıl yürütmeler var fakat birçok kimse nedense Allah ile ilgili şeylere gelince bunları görmek istemiyor. Şimdi ben tasarım geleneğinde natüralizm haydi bakalım biz bir felsefi olarak açalım bir şeyi tartışmayı natüralizm-doğa natüralist ateist bir yaklaşım..
Bir de teizm, tek Tanrılı inanca bakalım yani Allahın olduğunu savunan inanç hangisi tutarlı ? ben diyorum ki bunu tasarım geleneğindeki kitabımda yani internetten canertaslaman.com bütün kitaplarımı indirebilirsiniz. Beş şıkka ayıralım bakalım.
İlk argüman tasarımdan ziyade felsefe de kozmolojik İslam felsefesinde kelam da atıf yapılması husus olarak anılır. Şimdi bir bakalım burada ne diyor? Ateizm diyor ki evren karşımızda duruyor ve her şeyin açıklaması odur. Zorunlu varlık evrendir her şeyin açıklaması odur. Tek Tanrılı inançlar ne diyor; Deniyor ki Allah her şeyin açıklamasıdır. Buradaki önemli fark ne oluyor? Bu evrenin bir başlangıç olup olmadığına bakmak kritik noktalardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Buna mesela Kindi’nin Gazalinin özellikle tahattünün başında Gazalinin ileri sürdüğü felsefi açıdan çok önemli argümanlardır. Burada söylenen şey şu; sonsuzun imkânsız olduğunu evrenin başlangıcı olmasını gerektiğini mantıken temellendirmeye çalışıyorlar. Bu sorunun temel bir sorun olduğunu materyalistler de kabul ediyorlar mesela özellikle Türkiye’de birçok Marxistin başucu kitabı George polisler felsefenin başlangıç ilkesi temel ilkelere evren mi ezeli Tanrı mı ezeli felsefenin temel meselesi budur. Hegel–Makrsist kabul ediyor. Yani bu evrenin ezeli olduğu materyalizmin tarihi boyunca vazgeçilmez bir tezi olmuştur. Hocamız Entropiden bahsetti. 19. ve 20 yy’a gelelim hocamızın da termodinamiğin ikinci yasası entropi yasası diyor ki enerji kullanılabilir bir formdan daha az kullanılabilir bir forma doğru değişiyordur. Bu evrenin en temel yasalarından biridir, siz eğer ki Max Weber denklemi ile çalışıyorsanız Max Weber yanlış sizin doğru olma ihtimaliniz var ama termodinoğin ikinci yasası entropi ile çelişiyorsanız hiçbir şansınız yoktur denecek kadar fizikte böyle en tartışmasız yasalardan biridir. Bu gün kuantum yasaları tartışılıyor ama termodinamik tartışılmıyor. Bu yasada 19. yy sonu İlk felsefecilerin fark ettiği şey şu oldu; mademki enerji kullanılabilir bir formdan kullanılamaz bir forma yani evrende bir yasa olarak fizik yasası olarak düzensizlik devam ediyor. Bu her şeyin sonunda sonsuz düzensizlik olamayacağına göre bir gün her şeyin yok olması kaçınılmaz her şey termodinamik denge gelecek sonunda milyarlarca yıl sonra bile olsa sonunda bir termodinamik denge kaçınılmaz evrenin sonu gelecek kitaplardaki bir çok izahlara da yansıdı fakat buradaki enteresan şey felsefecilerin bir kısmı yani ilk gözüken şey evrenin sonunu göstereceğidir.
Asıl burada daha önemli olan felsefi sonuç evrenin başlangıcı olması gerektiğini göstermesidir. Niye eğer ki bir şey sonsuza dek entropi yasası onu varlığını mümkün kılmıyorsa yani evren bir fizik yasası olarak düzensizliğe gidiyor ve şu anda evrende sonsuz düzensizlik yok yani evren sonsuzdan beri olsaydı sonsuz sürede sonsuz düzensizlik çıkması gerekiyordu. Sonsuz entropi olması gerekirdi. O zaman biz burada olmazdık. Termodinamik bir denge görülmüş olması gerekir. Bu aslında modern bilimin benim gördüğüm Kindi – Gazali ortaya konduğu gerçek sonsuzun olamayacağı bilim alanında kazandığı ile destek bilim adamlarını bununla ilgili daha önemli sonuçlardan biri 1920 yıllarında geldi. 1920’li yıllarda Big Bang teorisi ortaya kondu Einstain formüllerinden hareketle kısaca geçeceğim, artı tartışılan şey evrenin sonsuz olup olmadığı değil başlangıcının ne zaman olduğudur. Bu günkü hesaplarımıza göre 13.7 milyar yıl önceye dikkat edersek klasik bir ateizmin görüşüne bakalım. Diyor ki bu evren ezelidir. Artık başlangıcın olup olmadığı tartışılmıyor başlangıç ne zamandır diye tartışıldığı bir pozisyona gelmiştir. Evreni kocaman evren her şeyin açıklaması Big Bang teorisine göre evrenin başlangıcı mecazi olarak bir misket tanesi açılıyor. Çok sıcak, çok yoğun bir ortam açılıyor genişliyor ve biz de o genişlemenin içerisindeyiz. Zariyat suresi 47. Ayetinde “şüphesiz evreni biz inşa ettik ve onu biz genişletmekteyiz”. Bu Big Bang- Entropi ve felsefi deliller natüralizmi mi destekliyor yoksa tek Tanrılı inancı mı destekliyor ? Bu birinci madde. Peki gelelim ikinci maddeye 5 tane argüman vereceğim, 5 tane argümandan her biri bir sonraki argümanın şartıdır.
Bunlardan bir tanesi doğa yasalarının tasarımı, ikincisi; ilk soruda ünlü felsefeci Leibnes diyordu ki “neden hiçbir şey yerine bir şeyler var? Bu demin bahsettiğimiz kozmolojik delille ilgili. Karşımızda bir evren var ve bunun açıklanmaya ihtiyacı var, kendi kendini açıklamasını içinde barındıramaz demek içindi. Şu anda doğa yasalarının tasarımı ile ilgili şunu tartışabiliriz. Neden kaos yerine doğa yasaları var? Aslında rastgele olabilirdi. Neden madde dediğimiz şey sürekli belli yasaları takip ediyor? Her yerde, farklı yerlerde aynı yasalar var veyahut şunu soralım, neden doğa yasaları evrende gözlenen tasarımları bu kadar canlıyı, uzaydaki bu kadar oluşumu ve tüm çeşitli canlıları, renkleri, müziği, diğer şeyleri olanaklı kılacak şekildedir? Bence bu çok dehşetle düşünüldüğü zaman üzerine çok fazla şeyin çıkacağı bir soru olduğunu düşünüyorum. Bu delil hem bir matematiksel olarak hem bir sağ duyu argümanı olarak beliren. Ben tabi bir şeyi söylemeyi unuttum başta, bu delili sunarken benim yapmaya çalıştığım şeylerden biri evrim teorisini tamamen paranteze alıp savunmaktı. Yani siz şimdi şöyle bir şey yapabilirsiniz tasarımla ilgili, sizin bu evrende tasarım olduğunu ispat etmek için evrimin yanlış olduğunu mutlaka ispat etmemiz gerektiğini düşünürüz.
Evrimin doğru veya yanlış olması ayrı bir mesele, ayrı bir konu fakat ben burada bu argümanı sunarken evrim teorisi ile ilgili bütün denilenlerin doğru kabul edilse bile evrendeki tasarım argümanının reddedilemeyeceği şekilde bu argümanı sunmaya çalıştım. Bu tabii neydi, sadece buradaki tartışmanın artık bir evrim var-yok tartışmasının içinde hapsolmaması için bu tarzda sordum. Dikkat ediyorsanız bu boşluklarımızda hiç evrim yok. Canlılar kısmına da geleceğiz, orada biraz alakası çıkacak. Doğa yasaları tasarımı dedik ikinci madde; şimdi ne diyor tek Tanrılı dinler? Allah sadece bu maddeyi, bu evreni yaratmadı. o yasalarla ilgili bütün detayları da yarattı. natüralist görüş, ateist görüş ne diyor? o kendi kendine vardır diyor. şimdi buradaki bir sağ duyuludan bir örnek vereceğim. ondan sonra sağ duyuyla ilgili örneği bir kenara bırakıp matematiksel olarak bu argüman nasıl sunulabilir, matematiksel şeyleri daha çok sevenler için geçeceğim. Şimdi birincisi, sorularımızı sorduk. Bir daha tekrar edelim. Neden kaos yerine doğa yasaları var? Neden doğa yasaları evrendeki gözlenen tasarımları ve çeşitli canlıları olanaklı kılacak şekildedir? burada çok yapılan bir hatayı belirtmek gerekir.
Birçok kimse fizikle felsefenin güvenini ayırt edemiyor. Fizik aslında doğa yasalarını tarif eder. Mesela: Ay niye dünyanın yörüngesinde duruyor? veya yerçekimi yasası nedir? tarif eder. Aslında bu yasa niye vardır fiziğin sorusu değildir dikkat ederseniz. Niye doğa yasası var? Niye termodinamik yasası var? Entropiyi bulunmak fizik kendi içinde görüşmüş. Niye entropi yasası var? Bizi hangi felsefi sonuca götürüyor’a girdiniz mi siz felsefe veya teolojiyle ilgili birçok meseleye geçiş yapıyorsunuz. Burada birçok kimse, fizikçiler bir yasayı bulunca neden bu yasa var sorusunu da fizikçilerin olduğunu zannediyorlar ve fizikçiler bu konu üzerinde konuşurken konuşmalarını dinlemek lazım. Nasıl ki felsefeciler fizik hakkında konuşursa, fizikçiler de felsefe hakkında konuşur, fakat o konuştukları kısım fizikle ilgilidir. Yani her fizikçinin fizikle bağlantılı konuştuğu fizik değildir. O yasaların kendisi üzerine konuşmaları da bunun içindir. Yani bu yasanın neden var olduğu ayrı bir konudur. Fiziğin işi sadece o konuyu bulmak. İlk önce evrenin başlangıcını düşünelim. Çok sıcak ve çok yoğun bir ortam var. Orada bütün evrenin yasaları var. Doğa yasalarından kastım evrene içkin olan yasalar. Yani dünyada olduğu gibi Andromeda’da, İstanbul’da olduğu gibi New York’ta, Andromeda galaksisinde olduğu gibi uzayın birkaç milyar ışık yılı uzakta diğer galakside. Üç milyar yıl evvel olup şu an geçerli olan yasalar ne varsa doğa yasaları diye onlara diyorum. Şimdi evrenin o en sıcak, en yoğun ortamında da var o yasalar. aslında şu anda var olan her şey ancak o yasaların öyle olmasıyla mümkün. O yasalardaki ufak bir değişiklik birçok şeyi olanaksız kılar. Yani o yasalar başlangıçta potansiyel olarak şu anda var olan her şeyi taşıyorlar. Neyi taşıyorlar? Mesela şu an denizlerdeki bütün balıklarda potansiyel olarak bu var. Müzik dediğimiz şey var. Yemek dediğimiz lahmacundan pizzasına her şey bu potansiyelde var. Cep telefonları, saatler, elbiseler, bütün hepsi var ancak o yasalar o şekilde olacaktır ki daha sonra bunlar açığa çıkabilsin. Onlar diyor ki, sağ duyulu yaklaşım, şöyle olabilir. düşünelim bir sanatçı sezgisiyle.
Başlangıçtaki o kaotik, yasalardan oluşuyor. Ne oluyor da bu yasalar bir gün gelecektir denizdeki o balıklar, bu kuşlar olacaktır ki o potansiyeli içlerinde taşıyorlar. Ne oluyor da renkleri taşıyorlar? Mesela bugün birçok kimseyi deli eden sorulardan biri evrende niye müzik var. Yani müzik diye bir şey niye çıkıyor, mantıken oturtamıyorlar. Çünkü insanın hayatının devamı için çoğalmasına etkisini bulamıyorlar, her şeyi hayatı devam ettirmek ve çoğalma olarak görenler. Ne oluyor da potansiyel olarak müzik var orada? Şimdi notaları yaratan aslında, o notalar farklı farklı şeylere gelince müziği de yaratıyor. Bir yerden aslında bu mantık bence tefekkür açısından da çok enteresan bir mantık. Bu mantıkla bakarsak aslında Allah’ı sadece kulların yaratıcısı Allah değil bu mantıkla bakıldığında. Yani o doğa yasalarının tasarımından geri kalan şeyler olduğunu alırsak; cep telefonunun yaratıcısı da Allah. İnsanın derisinin yaratıcısı, bir tek, Allah değil, şu masa örtüsünün yaratıcısı da Allah. İnsanın sadece gözünün yaratıcısı Allah değil, teleskopun da yaratıcısı Allah. Çünkü teleskop da orada optikle ilgili yasalar olmak suretiyle en başlangıçta potansiyel olarak var. Cep telefonu ile ilgili dalgalar, hareket etmesi için işte oluşacak maddelerin başlangıçta. Onu oluşturacak potansiyel başlangıçta var. O yüzden bakınca Allah yaratıcı tasarımcı. Bir yerde sanatçılar, keşfedici tasarımcılar diyebiliriz, aradaki. bu yerde belki sanatçılar, bilim adamları da, sanatçılar Allah’ın potansiyel olarak yarattığı sanatı müziktir. O şarkıların çıkması potansiyeli var. Sanatçılar beste yapmakla bir yeri aslında keşfediyorlar. Aynı şekilde Allah’ın yasa olarak koyduğu o fizik kurallarında bilim adamları keşfediyorlar. Bu aslında bilim adamları sanatçıları bence olduklarından daha ulvi maksat yüklemek ve evrene baktığımızda sadece kuşta, böcekte Allah’ın sanatını değil mi yani.
Cep telefonuyla, masa örtüsünde de olduğunu görebilmenin yolunu açar tahminim. Bu da bir bence sağ duyusal bir şey ne oluyor da potansiyel olarak başlangıçta bir şey var ya karşımızda çeşitlilik bu yasalar ne oluyor da bunu taşıyor. Bu daha matematiksel bir tarzda da sorulabilir. Nedir bir 1972 yıllarda fizik insancıl ilkelerine bir şey ortaya koydu. Bu yasaların söylediği şeydi; Doğadaki yasalar insanı ve canlılığı olanaklı kılacak şekilde çok çok hassas ayarlarla ayarlandığı bulundu ve bunların matematiksel olarak ifadesi de mümkün ve bunların her biri insanın varlığı için olmazsa olmaz şartlar. Olmazsa olmaz şartlarla ilgili bir şeye dikkatinizi çekmek istiyorum. Bundan sonra biraz onlarla ilgili bilgiler vereceğim. Olmazsa olmaz şartlar matematiksel olarak bir şeyin varlığında olmazsa olmaz şartlara bağlıysa bunların hepsi birbiriyle çarpılır. Mesela diyorum ki birinize ben şurada şu suyu vereceğim ama yazı tura atınca onu bileceksin, zar atınca beş gelecek, birde iskambil destesinden çekince kupa papazını bileceksin. Nedir birinci işte ½ iki de olacaktı, ikincisi bir bölü altı diyelim zarda peşin gelme ihtimali bir bölü iki çarpı bir bölü altı eder, bir bölü on altı eder. Ondan sonra da zarlar bir tane iskambil 52 destelikten çıkma ihtimali bir bölü elli ikidir. Elli iki çarpı bir bölü on iki çarpı bir bölü elli iki eder. 520 + 104=624 eder. Baktığınız zaman, gittikçe ve bu olmazsa olmaz şartlarda da bu şekilde çarpmamız gerektiğini hatırlayalım. Birkaç tane örnek vereyim sonra matematiksel olarak nasıl ifade edildiğinde dair bir şey vereyim.
Kitaptan çok fazla örneklere bakabilirsiniz. Mesela evrende canlı oluşabilmesi için proton ve elektronların kütleleri mevcut şekilde olmalıdır değil mi? Proton ve elektronun kütleleri bu evrenin varlığına içkin şeyler, yani doğa yasalarının bir parçası. Protonun kütlesi elektronun kütlesinde oranı 1836:1 oranında olmasaydı canlıyı mümkün kılan uzun vadeli yükler oluşamazdı. Hayat için gerekli atomlardan en önemli ikisi karbon ve oksijendir. Bu atomlarda karbonun oksijen atomuna enerji seviyesinde olan oranı daha yüksek olsaydı canlı için gerekli oksijen yetersiz olurdu. eğer mevcut oran daha düşük olsaydı canlı için gerekli karbon yetersiz olurdu. Bir tanesini de olasılık olarak nasıl ifade ediliyor diye vereyim. Evrenin en temel kuvvetleri zayıf nükleer kuvvet, güçlü nükleer kuvvet, elektromanyetik kuvvet ve yer çekimi kuvveti, yani atom altı dünyada ve evrenimizde etki eden kuvvetler. Bunların hepsinde çok hassas ayarlamalar var. Bu hassas ayarlamalarla oynarsanız, birbiri ile olan oranlarıyla geri kalan bütün süreç tıkanıyor. Ne yıldızlar oluşabilir, ne galaksiler oluşabilir ne de insanın oluşmasının mümkün olmadığı bir süreç karşımıza çıkıyor. Ne kadar mesela? Çekim kuvvetinin elektromanyetik kuvvete oranı sırf 10 üzeri 40’ta bir oranında değişse canlının oluşması mümkün olmuyor. Dikkat edin, nedir 10 üzeri 40’ta bir ihtimal. Aşağı yukarı dünyamızdaki atom sayısı 10 üzeri 40 kadar. Yani bütün çöllere saklayacağınız bir kum tanesini bir çekilişte bulma oranı kadar bile değil 10 üzeri 40’ta biri bulabilmek. Mesela bir atomu aldım bu masaya sakladım, birisi dünyanın herhangi bir yerinde atom bakıyor ve rastgele çekiyor. Onu çekme ihtimali kadar bile değil 10 üzeri 40’ta bir ihtimal çekmek. Bu sadece verdiğimiz verilerden basit bir tanesi. Bunun gibi daha yüzlercesi karşımıza çıkıyor. Yani canlının gelmesini evren bekliyor ve olmazsa olmaz hep böyle kritik ayarlar çıkıyor. Daha fazlası olursa da canlı olmuyor, daha azı olursa da olmuyor. Tam bir kritik ayar var. Daha yüksek olsa da elektromanyetik kuvvet, daha zayıf olsa da olmuyor. Tam bir kritik ayarda ve tam onlar gerçekleşmiş canlılığı mümkün kılacak şekilde. Yani doğa yasalarının tasarımında daha sanatsal düşünceyle bir delil çıkartabiliriz. Ne oluyor da akılcı varlıkların evren gelmesini bekliyor şeklinde de canlıların oluşmasını olanaklı kılacak şekilde de bir delil çıkartabiliriz. bir de tabii, dediğim gibi, bunların aynı zamanda matematiksel ifade edilmesi.
Yani demek istediğim şu, çekim kuvveti niye var? Olmazsa hiçbir şey olmaz. Elektromanyetik kuvvet niye var? Bunun varlığı sayesinde bütün her şey var. Elektromanyetik kuvveti çıkarın her şey çöker, gördüğümüz her şey çöker, hepimiz çökeriz, biter. Yani bu yasanın var olması için bir gerek yok. Buradan da düşünülebileceği gibi diğer taraftan düşünülebilecek bir şey tamam var onu kabul ettik, bir de hassas ayarı var. Yani doğa yasalarının tasarımı hem varlık hem de matematiksel ifadeyle tasarımı da barındıran bir şey. Üçüncü maddeye geleyim. Bunun üzerinde daha fazla durmayayım. Fiziki dünyadaki tasarımlar. Fiziki dünyadaki tasarımları ayrı tutuyorum. Niye? Çünkü doğa yasalarının tasarımında maddeye içkin olan şeylerin tasarımı. aslında buna dikkat edin, buna tasarım denir ama Hume’un ve Kant’ın bir itirazına da burada bir cevap verilebilir. Maddeyi bu şekilde tasarlamak aslında yaratılış ile aynı anlama geliyor. Çünkü bu tarz bir tasarım var olan madde ile yapacağınız şeyler değil, maddenin bizatihi kendisine o şekli vermek demek ki bunun bu şekilde tasarımı kozmolojik delille aynı noktaya çıkıyor, yaratılışa geliyor çünkü bu sefer sizin savunduğunuz şey maddeye içkin olan şeyler. Çünkü protonun kütlesi, elektronun kütlesi, elektromanyetik kuvvet tipi özellikler, yer çekimi kuvveti, bu maddeye içkin olan varlıklar. Bizatihi onun içinde ayrılmaz vasıfları olanı.
Onların tasarımlandığını söylemek geri kalan süreçler için bizatihi maddenin yaratılmasından ayrı bir Allah’ı olamaz. yani bu da Hume’un ve Kant’ın aslında bu işte yaratılışı vermiyor bize, tasarım kanıtının bize tek başına yeterli olacağını, güzel bir cevap olacağını zannediyorum. Onlar tabii bu tarz bir şey düşünmemişlerdi. onlar daha çok şu an savunacağım tarzda bir şeye karşı onu söylemiş olabilirler. Üçüncüsü, fiziki dünyadaki tasarımlar. Fiziki dünyadaki tasarımları niye ayırdım? Şimdi bu içkin olanların dışında da var. Maddeyle ilgili oluşumlarda da bir tasarım görüyoruz. Tamam, yer çekimi yasasının olmasıyla bazı şeyler var ki bütün bu doğa yasalarını biz kabul etsek geri kalan süreçte de bir tasarım gözüküyor. Nedir? Mesela evren patlıyor belli bir hızda. Yani bütün bu yasalar aynı olsa da evrenin bu kritik hızda patlamasına gerek yok ki. Evren daha hızlı patlasa madde pat diye açılıyor. Öyle bir yere dağılıyor ki hiçbir şey olmuyor çünkü bu patlamanın kritik bir hızda olmasıyla ilk önce atom altı parçacıklar, sonra gezegenler, ikinci dönem gezegenler oluştu. O gezegenler içinde karbon, oksijen pişti onlar öldü. Onların işte şeyleri üzerinde dünyamız oluştu ve biz buradayız. Hikaye böyle gidiyor. Daha hızlı bir patlamada madde öyle bir açılıyor ki bu süreç oluşamıyor. Daha yavaş bir şey olursa çekim gücü pat diye üstüne kapatıyor. Mesela bu ikisi arasındaki kritik şey 10 üzeri 60’ta bir. Şimdi doğa yasaları tamamen aynı yasalar olsa mesela evvelkinden farkı bu onun, bu kritik hızın olmasına da gerek yok. Yani doğa yasalarının tasarımı dışında fiziki oluşumların tasarımı diye ayrı bir şey de var. Bu da ayrı bir tasarım delili aslında. Mesela başka bir şey, hocamızın konusundan örnek vereyim termodinamikle ilgili. Yani entropi yasası olmazsa canlılık olmaz. Mesela oksijen tipi elementlerin havada dağılması bir yerde entropi yasası ile dağılma oluyor, entropi ile iç içe fakat entropi olmasa bir yerde oksijen almamız veya kanımızda besinlerin dağılması gibi şeyler de olmaz. Bu dağılma ile ilgili yasalar olmasa, difüzyonla ilgili. fakat diğer taraftan bu yasanın kendisi olmazsa olmaz. Bir taraftan bu yasanın kendisinde de bir tasarım var. Çünkü evrenin başlangıcında çok düşük bir entropi olması gerekiyor ki şu anda bu entropiye gelelim. Bu dünyanın en önemli fizikçilerinden biri olan Roger Penrose, bu tabi karışık bir matematiksel hesabı var, tartışmalı, başlangıçtaki entropinin canlılığa olanak verecek şeklinde olmasının olasılığını 10 üzeri 10 üzeri 123’te bir olarak hesaplıyor. Bu da aşağı yukarı şu demek, ee tabi zaten sayı yazılamıyor kağıtla kalemle. Niye yazılamıyor? Çünkü 1’in arkasına 10 üzeri 123 tane sıfır koymanız gerekiyor. şunu da söyleyeyim, evrende tahmin edilen atom sayısının tahmini 10 üzeri 80 olduğunu düşünün, evrende var olan her atomun üzerine trilyon tane sayı yazsanız sayıyı yazmanız mümkün olmuyor. bu kadarda 1 ihtimal evrenin başlangıcındaki entropinin bu şekilde ayarlanması diye Roger Penrose veriyor. Kitaptan bir iki tane daha, bilmiyorum, belki bu doğa, fizik yasalarını tasarımı ile ilgili bir şeyler okuyabilir miyim? Bu söylediklerim var mesela protonlarla ilgili yasalar var ama neden protonlar anti-protonlardan fazla? Evrenin başlangıcında protonlar ve anti-protonlar çıkıyor.
Normalde ikisinin de eşit çıkması gerekiyor. Birbirlerini yok ediyorlar, protonla anti-proton fakat proton biraz fazla olacak ki canlılık olsun, elektronlar biraz fazla olacaktır ki canlılık olsun bunların anti-parçacıklarından ve böyle oluyor. Ne oluyor da bu oluyor? Aslında bildiğimiz fizik yasalarında da bu bulunamıyor. Bu da yine fiziki tasarımlara verilebilecek bir örnek. gelelim canlılarla ilgili tasarıma, dördüncüsü; canlılara çok özel bir şeyle ilgili, onu ayrı bir madde olarak aldım. canlılarla ilgili tabii söylenecek çok şey var. Vakit de yetmiyor. Bir de zihinle ilgili bir iki noktaya kısaca değinmek istiyorum. Canlılarla ilgili tasarımda, amino asitlerin ortaya çıkması ile ilgili bazı şeyler var ama onu bir kenara bırakalım. Proteinler olasılık hesabı yapmaya en uygun ve diyorum ki geri kalan canlılar ile ilgili şeyi bırakalım. İlk en basit canlının ortaya çıkması ile başlayalım. Orada olabiliyor mu? İlk anda ne oluyor? Ona bakalım. En basit canlıda bile bizim bildiğimiz birkaç bin protein var ama hesaplandığında en az 300’e yakın protein olması gerektiği aşağı yukarı düşünülüyor. Bundan biraz az biraz çok olabilir. Bir tane protein, vazifesini yerli yerinde yapan bir tane proteinin bir olasılık hesabına bakarak olmasına bakalım. Nedir? Nasıl bir şey çıkartıyor karşımıza. Burada birçok kimse zannediyor ki bu biyologların konusu. Biyologların konusu, bu proteini tarif etmek, görünen bir süreçle alakalı değil ki aslında burada biyolojiden çok matematik önde, olasılık hesabı ve bir epistemolojik bakış açısından felsefi yaklaşımın önemi var. Bir çok kimse protein üzerinden konuşulduğunda her protein üzerinden konuşmada onu biyolojiyle alakalıdır zannediyor veya her fiziksel yasa ile ilgili konuşma da fizikçinin işidir zannediyor.
Aslında burada da öyle bir şey yok. çünkü bu en basit canlısı olduğu ile ilgili ortada biyolojinin bir gözlemi yok. biyolojiden bizim öğrendiğimiz proteinin varlığı. tabii ki o ham maddeyi biyolojide alacağız canlılar için olmazsa olmaz koşul olduğunu. Ben şöyle bir olasılık hesabı göstermeye çalıştım tek bir protein için geri kalanı anlaşılsın diye. Amino asitlerin arka arkaya gelmesiyle oluşuyor protein. Her bir protein hücrelerimizde bir makine gibi çalışıyor. proteinler ve DNA 1950’li yıllarda bulundu. 1950’li yıllardan önce işte Darwin ve daha birçok kimse de hücreyi böyle sıradan bir stoplazma ile dolu, etrafı bir zarla çevrili basit bir yapı olacak görüyorlardı. Yani bunun asıl kompleksi 1950’li yıllarda DNA’nın ve proteinin bulunmasıyla gerçekleşti. Proteinler, hücrelerdeki temel vazifeleri yapan varlıklar. DNA da temel ama bu olasılıklar DNA için daha kompleks olur, onu söyleyeyim. ama ben en azından protein ile ilgili bir şey vereyim. 4000-5000 adet amino asidin arka arkaya gelmesiyle oluşan proteinler olduğu gibi 50-60 taneden oluşan daha küçük proteinler de var. biz orta boylu bir tanesini alalım dedik. Orta boylu aldım, insanın, serum albümin, işte vücudumuzdaki, 584 amino asitli. Bununla ilgili olasılık hesaplarına bakalım dedik. Nedir serum albumin? İnsanın vücudunda belli vazifeleri gören bir protein. Adına serum albümin diye bakmayın, 584 tane amino asidin arka arkaya gelmesiyle diyelim en basit hücrede de öyle bir protein kullanılmış olsun. Şimdi proteinler peptit bağ yapıyor. aslında amino asitler başka bağlar da yapabilir ama proteinde illa ki peptit bağ yapılıyor. Yani bunun böyle olması için mutlak bir sebep yok. kabaca bunun olasılığı ½. diyor ki ½ üzerinden bir olasılık yapalım. Nedir o zaman 584 tane amino asidin peptit bağ yapması. İşte iki tanesinin olasılığı ½, üç tanesinin ½’nin ikinci kuvveti, 4 tanesinin ½’nin üçüncü kuvveti, 5 tanesinin ½’nin dördüncü kuvveti, 584 tanesinin de ½’nin 583’üncü kuvveti olur. Diğer bir özellik daha var. Sırf bu ikisine baksak. Proteinler hep sol elde oluyor, amino asitler hep sol elde oluyor proteinlerin içinde. Aslında kabaca sağ elde de olabilir. Sağ elde olmaması içni hiçbir sebep yok. ama proteinin içindeki illa ki sol elde oluyor. bunun da kabaca olasılığına ½ desek, yine 584 tane amin o asitten oluşan bir molekülde yine ½’nin 584’üncü kuvveti karşımıza çıkar. burada diyor ki, sadece şu basit iki tane şeye bakalım. 584 taneli amino asitten oluşan bir molekül birleşim yapacak, sırf peptit bağ oluşturacak, ve sırf sol elde olacak. ikisi olacak. ikisini çarptığımız zaman, ½ üssü 584 çarpı ½ üssü 583, ½’nin 1167’nci kuvveti eder. o da 1/10’un 351’inci kuvveti, dikkat edin, bir amino asidin olma olasılığı. Bu ne demek?
Evvela bu sayının ne demek olduğunu anlarsak aslında ne kadar imkansız bir şeyden bahsettiğimizi de anlarız. Bütün uzayda tahmin edilen proton ve nötron sayısı, atom sayısı bile değil, 10 üzeri 80 civarında. 10 üzeri 79 da ben 10 katına çıkartıyorum. Işık parçacığı sayısı, bir tane proton, nötron başına uzayda 1 milyar tane ışık parçacığı vardı. Yani o da kabaca 10 üzeri 89 eder. Proton artı nötron, bunları toplarsak kabaca hepsi 10 üzeri 90 eder. Peki diyorum ki 10 üzeri 90 tane. Peki evren kaç saniye? 13,7 milyar yıl aşağı yukarı 10 üzeri 18 saniye eder. Diyorum ki hadi şöyle bir şeye bakalım. Evrendeki bütün parçacıklar, ışık parçacıkları dahil, şu anda burada katrilyonlarcasına var parantez içinde. Evrenin başlangıcından itibaren her biri her saniye bir tek hareket yapsın. Her bir protein her biri bir amino aside dönüşsün. Her biti bir hareket yapsın, bütün parçacıklar. Yaptıkları hareket sayısı yalnızca 10 üzeri 108 yapar. Bir saniyede bir trilyon hareket yapsınlar, 10 üzeri 12 ile çarpın, 10 üzeri 120. Yani evrendeki bütün parçacıklar bütün uzay-zamanda bir hareket yaptıklarında karşımıza çıkan sayı 10 üzeri 120. Bu da kabaca şu demek, aslında bütün evrendeki madde bütün uzay-zaman boyunca, bütün bu uzayı, dünyayı değil, amino asitlere çevirsek tek bir proteini bile çıkarması mümkün değil.
Bu olağanüstü bir şey bana göre. Yani Allah öyle büyük bir sanat gösteriyor ki tahmin edilen uzaydaki yıldız sayısı 300 sekstilyon ediyor, yani 3’ün arkasına 22 tane sıfır yazıyorsunuz. Yani bu kadar büyük bir uzay. Dünya ufacık bir şey. Çok önemsiz gibi gözüküyor. Diğer taraftan dünyadaki bir… yani burada bile bir sürü şey var. Bu bahsettiğimiz tek hücrelilerden, bakterilerden var elimizde. Şuradaki bir tek hücreli, mikroskopla falan görüyoruz ancak, kendimiz görüyoruz. Yani toz zerresi kadar olan dünyadaki bir şeyi alıyoruz, bütün bu uzay, bahsettiğimiz uzaydaki ham madde uğraşsa onu çıkarmaya ömrü yetmiyor. Bundan daha fazla ne olabilir. Yani bana göre bundan daha fazla olabilecek bir örnek olduğunu düşünmüyorum. burada örnek vermemim nedeni şu, canlılarla ilgili bütün değişimler, en basitinden proteinlerle oluyor, diğer şeylerle oluyor. hangi aşamayı alırsanız alın sonraki aşamalarda. Tabi vakit olmadığı için canlılarla ilgili söyleyeceğim bazı şeyler vardı vakit yok. Beşinci olarak, son bir tane daha tasarımla ilgili bir şeye değinmek istiyorum, çünkü son 3-4 dakikamız. Canlılarla ilgili, zihni ben tasarımla ilgili şeylerde bunların hepsinden de ayrılıp incelenmesinin faydalı olduğunu düşünüyorum. Kabaca natüralist yaklaşım nedir? Natüralist yaklaşım, canlılar ve her şey tesadüfen oluştuğu gibi zihin de insanın bir parçası ve tesadüfen oluşmuştur, insan zihni ve insan zihnine içkin olan bütün her şeyle diyor. Tabi tasarım diyenin dediği geri kalan her şey tasarımlanmıştır dediği gibi Allah zihni de tasarlamıştır diyor. O zaman diyoruz ki haydi bakalım, zihin bir tasarımın ürünü mü değil mi diye. Burada bence ayrı bir şey çıkartılabilir. Burada Einstein’ın bir lafı var, burada tabii zihinle ilgili söylenecek çok şey var, “en anlaşılmaz şey evrenin anlaşılması” diyor. Yani ne oluyor da zihnimiz bunları almıyor. Çok enteresan bir şey.
Evrendeki yasalar, mesela bu kalemi şuraya attığımda. Doğa yasaları olsa kalemi atıyorum öyle doğa yasaları var ki burada bilmem ne solucan deliği var uzay filmlerindeki gibi bu kalem oradan çıkıyor falan. biz yataktan sabah kalktığımızda doğa yasalarına göre kalkıyoruz ama havaya uçup böyle garip bir şekle geliyoruz. Hiçbirimiz hiçbir şekilde anlayamaz bu doğa yasaları bu kadar karışık olsa bizim zihnimizin anlamayacağı şekilde. aslında dil olmaz, konuşma olmaz, aslında imtihan dünyası da olmaz. Çünkü anlayamadığımız bir dünyada çünkü birçok insan. mesela çocuğu aşağıya attığında çocuğu mesela öldürmek kötülük müdür iyilik midir bir şeyi de anlayamayız çünkü zihinsel muhakeme durur o tip doğa yasalarının olmadığı bir ortamda. Bu aslında evrendeki yasaların anlaşılır olması kadar zihnin de onları anlayabilmesi ve birbirine göre ikisinin kurgulanması gibi bir şey var. Yani ne oluyor da evrendeki yasalar zihnin anlayacağı, etkileyeceği şekilde. Zihnin matematiksel düşünme yeteneği olması lazım. aslında zihnin matematiksel düşünme yeteneği olmazsa insan zihninde, insan diğerlerinden ayıran bir şey. ne oluyor da matematiksel düşünme yeteneğimiz var diğer canlılardan farklı? Bu matematiksel düşünme üzerine düşünürsek aslında içinde çok kompleks bir şeyler var. Matematiğin varlığından Leibniz, aslında çok enteresan bir şeydir, sırf matematiğin kendi varlığından Allah’ın varlığına dair bir argüman bulmuştu o pek literatürde günümüzde insanların karşısına çıkmayan ama bakılması gereken önemli bir argüman olduğunu vurguluyor ama tabi burada o argümandan bahsetmiyorum. burada bahsettiğim şey ne oluyor da zihin matematik yapabiliyor. Ondan sonra dil kullanma yeteneği. Çok basit bir şey gibi görüyoruz ama Noam Chomsky diyor ki insanlarda innate language olduğunu söylüyor. Ufak bir çocuğu düşünün. Chomsky’nin dediğine göre çocuk dil konuşmayı öğrenmez. Çocuk konuşma alışkanlığı edinir. Dil konuşma aslında çok kompleks bir şeydir. sınırlı sayıdaki kelimelerle milyarlarca cümle üretiriz. ve dil konuşmak bile dille bizim irademizde deriz ki biz Arapça öğrenmeliyiz ah keşke Arapça öğrensek falan deriz ama çocuk, dikkat edin, dil konuşmak için azim için bile dil gerekiyor bir yerde. Dili bile bilmeden o azmi nasıl gösterecek? ve sınırlı sayıda kelimeyle müthiş kompleks bir şey yapıyorsun ve insanların genelde en sıradan zekalısı bile, yani özel bir zihinsel veya kulaksal bozukluğu yoksa o anlamda diyorum, orta IQ’su olan biri bile dili çok kolay öğreniyor. Chomsky diyor ki burada, sonradan alınan şeylerde yani olmayıp da sonradan söylenebilir ve bir şey var ki zihinde geri kalan hiçbir şeyle alakası yok. Bütün bunlar şart, bütün bunlardan daha kompleks fakat tarifsiz bir şey. Ona da biz aslında bilinç diyoruz. belki birçok kimse işte onu ruh diye ayrı bir cevherle nitelendirelim diyecektir ama felsefi literatürde biz ona consciousness diyoruz. Buradaki şeye dikkat etmek lazım. Aslında en kompleks olan şeylerin birçoğu bizim en az dikkatimiz çeken şeylerdir. Böyle biraz içe bakışla, yani bu dilin, konuşmamız, ahlaki yeteneklerimiz, özellikle bilinç üzerine yoğunlaşarak bunların üzerinde düşünmemiz lazım.
Burada birçok insan bilgisayarla bir benzetme yaptığı için bunun ne kadar temelden farklı olduğuyla ilgili bir örnek vereyim. mesela, diyelim ki bir bilgisayar, insandan çok daha zeki bir şeyi çok rahat yaparsınız. ne yaparsanız yapın ama bilinç olmuyor. Mesela şöyle bir örnek vereyim, bir bilgisayara diyelim insanın en basit bir özelliğini alalım. diyelim gıdıklanma. hani böyle satranç oynamayı, Deep Blue örneği verilir ya, öyle bir şey değil. Gıdıklanma gibi bir mekanizma bağlayalım, bilgisayara bir ayak yapalım. Mesela insandan daha net bir şekilde gıdıklandığını söyleyebiliriz. Yani öyle bir bilgisayar ayarlayabiliriz ki, bir de böyle ses tonu veririz, hafif gıdıklandığında aaa der, yani böyle kaç şiddetle gıdıklarsak sesi de orantılı yükselse, biz onu ayarlayamayız ama bilgisayar onu ayarlayabilir. Bizden daha güzel gıdıklanır ama gıdıklanma diye bir şey var mıdır bilgisayarın aklında? Diyoruz ki aslında bilgisayarın aklında gıdıklanma diye bir şey yok. gıdıklanma peki nedir bizim için? bizim için gıdıklanma aslında başka hiçbir şey üzerinden tarifi olmayan bir şeydir. Yeşili görmemiz de böyledir. Bilgisayar çok iyi yeşil ayırt eder. Dalga boyu vardır yeşilin, ayırt eder, söyler fakat içinde hiçbir şekilde yeşili görme algısı oluşmaz. aslında bizim yeşili görme algımız aslında hiçbir şey üzerinden tarif edilemeyen ki bu da işte properly basic beliefs’dir.
Aslında temel bir şey; başkası üzerinden tarif edilemeyen bir şey oluyor. Bazı fiziksel şeyler, dalga boyu ve diğerleri ona sebebiyet verse de yeşili görmenin kendisi başkası üzerinden tarif edilemeyen bir şey. Bu insandaki özellik hala felsefenin aslında işte filozof veya diğer alanlardaki en şey konulardan biri de hiçbir şekilde…Çünkü buradaki enteresan şey bilimdeki gibi üçüncü şahıs gözlemleyemiyor. Bilim, üçüncü şahsın gözlemlemesine açıktır. Yani mesela bir deney yaparız, bir şey yapılır, üçüncü şahıslar onu gözlerler. Yani hep beraber yer çekimiyle ilgili bir deneyi gözleriz ya da Einstein’ın izafiyet teorisi güneş tutulmasında yıldızların tam yerinde olmayıp biraz kaydığını tahmin edeceğimi söyledi. İşte hep beraber gözlemle doğrulandı. Şu anda Cern’deki laboratuarda yapılanları işte bir sürü bilim adamları beraber gözlemleyebiliyor fakat bilinç öyle bir şey ki, hiçbirimizin yeşili görmesini başkası göremez. Yani beyindeki hangi noktada dalgalanma oluyor görüyoruz ama hiçbirimizin yeşili görmesini görmesi değil. Yani bilinç aslında hepimiz için her şeyden daha kesin fakat üçüncü şahsın gözlemine açık olmadığı için bilimin de konusu olamıyor. Böyle çok enteresan bir özelliği olan ve geri kalan evrendeki hiçbir şeye de benzemeyen bir şey. Bunun da tabii bence tasarımla ilgili şeylere, bu zihinle ilgili hepsine de belli bir yer verilip konulması gerektiğini düşünüyorum.