Arama Şekli Hangi İçeriklerde Aranacak Yerler Sayfalandırma






İBN-İ SİNA VE BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ’DE NÜBÜVVET SİSTEMİ

25.03.2019 - Bünyamin Duran (Yazı)

İBN-İ SİNA VE BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ’DE NÜBÜVVET SİSTEMİ

 

Prof. Dr. Bünyamin Duran

(Talcott Parsons-Jürgen Habermas sosyolojisi yardımıyla)

 

Bu çalışmada Bediüzzaman S. Nursi’nin Nübüvvet olayını temellendirmesi büyük İslam filozofu İbn-i Sina’nın temellendirmesiyle karşılaştırılacak, iki teori arasındaki  paralellikler ve farklılıklar ortaya konmaya çalışılacaktır.  Her iki düşünürün görüşleri de Parsons-Habermas sosyolojisi çerçevesinde tasnif ve formüle edilerek izah edilmeye gayret edilecektir.

İbn-i Sina’da Nübüvvet

Kısaca İbn-i Sina

İbn-i Sina (980-1037) Günümüz Özbekistan’ında bulunan ünlü Türk kenti Buhara  yakınlarındaki Afşana’da doğdu. Buhara’da iyi bir eğitim aldı ve olağanüstü hafıza ve zekasıyla çok kısa sürede çeşitli disiplinlerde uzmanlaştı. Sultanın amansız bir hastalığını tedavi etti ve buna karşılık saray kütüphanesinden yararlanmaya başladı. Tıp alanında Kanun fi’t Tıp (batıda dört yüz yıl ders kitabı olarak okutuldu); teolojide Kitabü’l –Necat; fizik, metafizik, mantık, tasavvuf ta Kitabü’ş-Şifa ve yine teoloji ve felsefe alanında İşarat ve’l Tembihat (Sünni teolog ve filozof Fahreddin-i Razi ve Şii teolog, filozof ve astronomi uzmanı Tusi tarafından şerh edilen eser Türk İslam mirasının şaheserlerindendir) adlı kitaplarını yazdı. Hemen tüm eserleri erken bir dönemde Latinceye çevrilerek Batı’ya geçti. Eserleri Batı’da özellikle İtalyan büyük bilim ve din adamı Aqunolu Thomas’ı derinden etkilemiştir. Thomas gerek fizik bilimlerinde gerekse felsefe ve teolojide İbn-i Sina’nın Şifa’sını esas alarak Summa Theologica ve Summa Contra Gentiles kitaplarını yazmış, neredeyse satır satır İbn-i Sina’yı aktarmıştır. Batı Rönesansında çok etkili olan Thomas’ın felsefi ve teolojik etkisi günümüzde hem kilise çevrelerinde hem de bilim ve felsefe çevrelerinde hala devam etmektedir. Bu yönüyle İbn-i Sina’nın Batı uygarlığının inşasında çok önemli bir figür olduğu rahatlıkla söylenebilir. İbn-i Sina’nın etkisi sadece Batı’yla sınırlı kalmamış, Doğu’da Sünni dünyasının teolojik ve felsefi bakış açısını da derinden etkilemiştir. Özellikle Gazali (öl.1111) eleştirel bir yaklaşımla İbn-i Sina teoloji ve felsefesini ele almış ve ondan çok sayıda kanun, kategori, kavram ve analoji alarak dev bir İslam-Sünni-Teoloji kurmuştur. Sünni teolojinin çok derin, rasyonel, kapsamlı ve güçlü olmasının nedeni Gazali’nın İbn-i Sina’dan ödünç aldığı kanun, kavram ve kategorileri nedeniyledir. Bu gelenek Gazali sonrası dönemde günümüze kadar sürmüştür.

İbn-i Sina’nın diğer bir etkilediği evren Şia dünyası olmuştur. Tusi (1201-1274) ve Molla Sadra (1571-1640) gibi dev matematikçi, teolog ve filozof tarafından izlenen İbn-i Sina teolojisi ve felsefesi bu çevrelerde neredeyse eleştirisiz benimsenmiş ve saf İbn-i Sinacı miras günümüze kadar aktarılmıştır. Bu saf miras Tusi’nin kitapları yoluyla Osmanlı yüksek medreselerinde de sürmüştür. Katıksız bir Şii teolog ve filozof olmasına rağmen Osmanlı, Tusi’nin Tecrid adlı teoloji (Kelam) kitabını yüksek medreselerde ders kitabı olarak okutmuştur. 

İbn-i Sina’da Nübüvvet Sistemi

Ünlü çağdaş sosyolog Talcott Parsons bir sosyal sistemin dört temel fonksiyonu olduğundan söz eder. Bunlar; a-amaç elde etme, b-adapte etme, c-entegre etme ve d-değer icrası ve gerilim yönetme fonksiyonlarıdır. Bunlardan amaç elde etme fonksiyonunun yönetim; adapte etme fonksiyonunun ekonomi; entegre etme fonksiyonunun müteşebbis ve değer icrası ve  gerilim yönetme fonksiyonunun sosyo-kültürel sistem (aile, dini değerler, gelenek vs içeren) tarafından yerine getirildiğini ifade eder. (Parsons-Smelser, 2005, s.68 vd)

İbn-i Sina’nın nübüvvet sistemini Parsons’un sosyal sistemiyle karşılaştırdığımızda ciddi paralellikler olduğunu görürüz. Biz burada İbn-i Sina’nın nübüvvet sisteminin çeşitli özelliklerini incelemeye çalışacağız.

İbn-i Sina nübüvvet olayını, metafizik-ampirik karışımı bir yöntemle temellendirir. Hareket noktası ampirik bir olgu olan sosyolojik ‘işbölümü’dür. Bu işbölümüne İlahi İnayet- İlahi Hikmet-Kainattaki Hayır Nizamı’nın zorunlu bir sonucu olan nübüvvet sistemiyle ulaşır.

Ona göre işbölümü, ‘sosyal düzen’le ve sosyal düzen de gelişmiş kent uygarlığıyla neticelenir.  İşbölümü, en geniş anlamda nübüvvetin somutlaştığı ‘sünnet’, sünneti yönetimde etkin kılan ‘imamet’, kentte görünür kılan ‘medeniyet’ ve taşıyıcı kadro olan ‘ümmet’ gibi temel unsurlar arasında gerçekleşir.

 Sosyal düzen ve adaletin sağlandığı kent uygarlığı, İlahi İnayet, Hayır Nizamı ve İlahi Hikmet’in zorunlu bir tasarımıdır. İnsanların İlahi İnayet, Hikmet ve Hayır Nizamı’nı sürekli hatırlamaları için uyarıcı ibadetlere ve zikirlere ihtiyaçları vardır. Aksi durumda insanlar zaman içinde bu duygulardan uzaklaşarak sekülerleşirler.

İş bölümü ve kent uygarlığı

Tek başına yaşayan bireyin insan olamayacağı, en azından insani kabiliyetlerinin gelişmeyeceği inancındadır İbn-i Sina. Bu nedenle insan sosyalleşmeli, yani işbölümü yoluyla kent hizmetlerinin birinde uzmanlaşmalıdır. Biri malları bir yerden başka bir yere taşırken diğeri ekmek yapmalı, başka biri terzilik ya da inşaat işleriyle uğraşmalıdır. İbn-i Sina insan soyunun devam edebilmesi için bireylerin sosyal hayata ‘iştirak’ etmeleri ve belli bir ‘eylemde’ bulunmalar ı ve bunu belli bir ‘gelenek’ çerçevesinde yapmaları gerektiğini söyler. O bu ampirik gerçeklikten nübüvvetin zorunluluğuna ulaşır.  Bizim ‘gelenek’ olarak çevirdiğimiz, Habermas sisteminde ‘hayat evreni’ olarak ifade edilen bu alan İbn-i Sina’da  ‘sünnet’ ve ‘adalet’ olarak kavramlaşır. Sünnetin, bir sünnet kurucu otoritesinin olması gerekir. Bu otoritenin insanlarla doğrudan temas kurup iletişim kurabilmesi ve onlara rol modeli olabilmesi için insan olması zorunludur.  Bu sünnet (gelenek) değerler, ilkelerle doludur. Yani ‘adalet’le özdeştir. İnsanlar farklı çıkar ve arzularda oldukları ve sınırsız duygularla donatılmış olduklarından kendi kendilerine adaleti bulmaları mümkün değildir. Her birey ya da sınıf kendi lehine olana adalet, aleyhine olana haksızlık olarak yaklaşacak ve aralarında bitmez tükenmez çelişki ve çatışmalar başlayacaktır. Bu ise İbn-i Sina’nın çok önemsediği ‘sosyal düzen’ (maslahat) için yıkıcı bir durumdur.

Sosyal düzeni korumak ve insan soyunun devamını güvence altına almak için insanın en basit ihtiyaçlarını karşılayan Cenab-ı Hak’ın adalet ve düzen ihtiyacını karşılamak üzere bir ‘nebi’ göndermesi vaciptir.

Peygamber aldığı vahiy yoluyla Cenab-ı Hak’ın sıfatlarını, özellikle her şeye kadir olduğu ve her şeyi her an bildiğini insanlara anlatır; onun rızası dairesi çerçevesinde yaşayanlar için ebedi saadet ve isyan edenler için ebedi azabın olduğunu öğretir.  Bunlar peygamberin talimi olmadan insanlar tarafından kendi akıllarıyla anlaşılmayacak şeylerdir. Anlasa da çok nadir insan anlayabilir. Peygamberin olmaması durumunda bu gibi teolojik ve felsefi konularda herkes başka bir şey söyler, aralarında yıkıcı bölünme ve ihtilaflar olur ve bu çelişkiler sosyal düzeni bozar.

Peygamber insanların zeka düzeyini dikkate alarak basit anlaşılabilir hikaye, misal ve analojilerle ölüm ve ölüm sonrasını anlatır ve onların ölüm ve ölüm sonrası için korku ve endişelerini teskin eder. Peygamber bu konuda çok ayrıntıya girmez, özet bilgi verir.

İbadetlerin Dünya ve Ahıret İçin Önemi

İbn-i Sina ibadetleri yine ampirik olarak temellendirir. Yani ibadetlerin insanın aidiyet oluşumu, psikolojik dengesi, insani gelişimi, yabancılaşma, sekülerleşme, şeyleşme gibi psikolojik   patolojilerden kurtulması bağlamında ele alır. Bu konuda hareket noktası peygamberliğin sürekli tekrarlanan bir kurum olmadığı ama etkisinin sürekliliğinin gerekli oluşudur. Peygamberin bir daha gelmeyeceği, sosyal düzenin ise her zaman önemli olduğu dikkate alındığında peygamberin gelecek dönemlerdeki sosyal düzenleri istikrara kavuşturacak kurumları kurmalı ve ilkeleri vazetmelidir.  Burada önemli olan insanların Cenab-ı Hak ve öte dünyayı sürekli hatırlamalarını sağlayacak  kurumlardır. Peygamberin ölmesini izleyen asırlarda insanların peygamberin mesajlarını unutacakları bir insani realitedir. Bu unutmanın etkisinin azaltılması için sık tekrar eden ve peygamberin geleneğine bağlı olan eylemlerin kurumsallaşmasıdır. Bu eylemler öyle sıklıkla tekrar etmeli ki iki eylem arasındaki mesafe Cenab-ı Hakk’ı unutturacak ölçüde olmamalıdır. Bu eylemlerde tekrarlanan mesaj ve sözler şüphesiz Allah ve ahireti hatırlatır özellikte olmalıdır.  İnsanlara bu eylemlerin insanı Allah’a yaklaştırdığı ve önemli hayırlar doğurduğu hatırlatılmalıdır. Bunlar farz ibadetlerdir. İbn-i Sina bu konuda misal olarak namazı, orucu, hac ve zekatı zikreder. 

Bu ibadetleri alışkanlık haline getiren insanlar ilk olarak sürekli Allah’ı hatırlamış olacaklar ve belli ilkeler çerçevesinde yaşama alışkanlığı kazanmış olacaklardır. Allah’ı hatırlama aynı zamanda ebedi saadeti de içerdiğinden, ebedi saadeti kazanmak ancak kişinin nefsi hayvansal kaba duygularının etkisinden kurtulup akli ve ahlaki ilkelerle hareket etmesiyle mümkün olduğunu anlayarak her türlü egoistik ve hedonistik arzulardan sıyrılmaya çalışacaktır. Böylece sosyalleşen insan hem kendisi, hem diğer insanlar için verimli, faydalı ve değerli bir aktör olacaktır. (Es-Şeyh er-Reis el-Hüseyin Ebi Ali İbn-i Sina, Kitab al-Necat, s.336 vd, www.muslimphilosophy.com)  

Sosyal Düzen

İbn-i Sina sosyal düzenin sağlanmasında daha alt-sistemlerin kurumsallaşmasını önerir. Bunlar yaşayan sünnet (itikat, fıkıh, ahlak), şehir, yönetim ve aile kurumlarından oluşur.

Sünnet, yönetime meşruiyet, ekonomiye motivasyon, aileye ilke verir. Ekonomi, aileye mal ve hizmet, yönetime vergi, sünnete maddi kaynak verir. Aile, ekonomiye işgücü, yönetime sadakat ve sünnete uygulama imkanı sunar. Yönetim, sünnete etkinlik, ekonomiye istikrar, aileye koruma sunar.  

İbn-i Sina Şifa adlı kitabında ekonomi, yönetim (imamet) ve aileye özel önem verir.  Ekonominin esasını mülkiyet, verimlilik, tam istihdam ve güçsüzlerin korunması olarak belirler.

İbn-i Sina’ya göre toplumda atıl hiçbir kişi kalmamalı, her birey topluma yararlı bir işte istihdam edilmelidir. Hiçbir kimsenin başkalarının eline bakmasına müsaade edilmemeli, her insana onuruyla yaşayacak bir meslek ve iş bulunmalıdır. Hasta ve özürlü kişiler bundan muaf tutulmalı ve onların geçimleri kent bütçesinden sağlanmalıdır.

İbn-i Sina’ya göre kent bütçesi normal üretim ve kazançtan alınan vergiler, kanun ve nizama uymayanlardan alınan cezalar ve ganimetlerden oluşur. Memurların maaşları da bu bütçeden ödenmelidir.  Kişilerin atıl ve boş durmasına izin verilmediği gibi başkalarının malını haksız yere ele geçirme faaliyetleri de engellenmelidir. Bunların başında kumar yoluyla servet edinme gelmektedir. Çünkü kumar yoluyla para elde eden kimse herhangi bir bedel (verimli emek) ödemeden para kazanmaktadır. Bedelsiz (emeksiz) para kazanmak meşru değildir. Verimli emek ya doğrudan mal üretimi ya da faydalı hizmet üretimi yoluyla olur. Kumarda böyle bir özellik yoktur. Hizmet üretirken de hırsızlık, teröristlik ve isyan gibi zararlı hizmetlerin öğretilmesi de yasaklanmalıdır. Keza faydalı olsa da verimli emek içermediği ve insanları belli bir sanat öğrenmekten alıkoyduğu, sanatsız aşırı kazanca neden olduğundan dolayı tefecilik yapmaya da izin verilmemelidir.

İbn-i Sina toplumun sosyal düzeninin korunmasında aileye çok özel bir önem verir. Bunun sağlanmasında ilk olarak sağlıklı bir eş seçiminin önemine dikkat çeker. Eşler birbirine denk olması gerektiğini (küfüv), aksi durumda erkeklerin gözlerinin dışarıda olacağını, bunun da evlilik dışı ilişkileri arttırıp sosyal düzeni bozacağını hatırlatır. İyi bir eş seçimiyle eşler arasında ülfet, muhabbet oluşacağını ve bu aileden sağlıklı nesiller çıkacağını zikreder.   

İbn-i Sina’nın diğer önem verdiği bir kurum yönetim kurumudur. Ona göre devlet başkanı, ya mevcut başkanın yerine birini belirlemesi (veliaht), ya da  yönetim kabiliyeti, şecaati, iffet ve ahlakı, herkesten daha fazla bilgili olmasını dikkate alarak bu vasıfları taşıyan biri üzerinde toplumun konsensüse yoluyla belirlenmelidir. Konsensüsle belirlenen devlet başkanına herkesin itaat etmesi zorunludur (sadakat). Şayet toplum bu vasıflara sahip biri üzerinde anlamsızca anlaşmazlığa düşer, ya da bu vasıflardan mahrum olan birini devlet başkanı olarak seçerlerse Allah’a küfretmiş olurlar.  Ekonomik ya da silahlı gücüne dayanarak seçilen başkanın başkanlığını reddederek isyan eden ve kendi başkanlığını ilan eden birini etkisiz hale getirmek toplumun üzerine farzdır.  Onu etkisiz hale getirmeye güçleri yettiği halde buna teşebbüs etmezlerse toplum Allah’a isyan etmiş ve küfretmiş olur.  Çünkü Allah katında böyle bir despotun etkisiz hale getirilmesi peygambere imandan sonra en faziletli görevdir. 

Dikkat edileceği gibi İbn-i Sina devlet başkanını belirlemede mevcut veliaht sistemine yer vermekle beraber hemen akabinde demokratik rejimi önerir ve tüm vurgusunu o yönde yapar. Ancak sosyo-kültürel ortam henüz İbn-i Sina’nın ön gördüğü demokratik rejimi kuracak ve koruyacak kıvamda değildir.  Demokratik usullerle seçim imkanı olmayınca İbn-i Sina, başkanın özel vasıfları üzerinde durur.  

Ona göre devlet başkanı toplumun sürekli içinde olmalı ve onların düğün ve şenliklerinde hazır bulunmalıdır. Topluma yaklaşırken adil ve kanunları uygularken ılımlı olmalı, haksızlık ve zulümden kaçınmalıdır.  Yeni problemleri yeni usullerle çözmeli, bu nedenle yeni düşünce üretecek alimleri teşvik etmelidir. Toplumun yönetiminde çeşitli toplum kesimleriyle istişare etmeli, keyfi karar ve davranışlardan kaçınmalıdır. Başkan iffetli, şecaatli, hikmetli ve adaletli olmalıdır. Bu vasıflarla donanmış bir başkan bir de felsefe anlamındaki hikmetle donanırsa o ‘Rabbani İnsan’ unvanına kavuşur, nerdeyse Allah’tan sonra ibadet edilecek kişi mertebesine çıkmış olur. (Es-Şeyh Reis İbn-i Sina, Kitab’ü es-Şifa, İlahiyat, s.246 www.muslimphilosophy.com)

 

Bediüzzaman S. Nursi’nin Nübüvvet Sistemi

Başka bir çalışmada da ifade ettiğim gibi Nursi, Sünni kelam geleneğinin aksine olarak (Mevlana Celaleddin-i Rumi’yi hariç tutarsak) İbn-i Sinacı hikmet  geleneğini Sünni kelam, tasavvuf ve ahlak literatürüne aktaran ilk düşünür sayılabilir. (Duran, 2012) Bunu çok sayıda İbn-i Sina tarafından geliştirilen kavram, kategori ve kanunu yoğun olarak kullanması yanında özellikle ‘şer nazariyyesi’ ve ‘nübüvvet’ nazariyesi gibi temel nazariyeleri aynen alması, bunları daha da geliştirmesi, detaylandırması ve sadece havas kesimine değil avam kesimine de anlaşılabilir kılması yoluyla yapmıştır. Burada özellikle nübüvvet nazariyesi bağlamında Nursi ile İbn-i Sina arasında benzeyen noktalara sadece işaretle yetinilecek, Nursi’nin keşfettiği ilave noktalar yine Parsons-Habermas sosyolojisi kavram ve metodolojisiyle izah edilmeye çalışılacaktır.

Nursi nübüvvet sistemini Muhakemat adlı kitabında formüle eder. (Nursi, 2006, s. 137 vd) ve nübüvvetin gerekliliğini İbn-i Sina gibi İlahi Hikmet-Kinattaki Hayır Nizamına dayandırır. Bunların zorunlu olarak nübüvveti iktiza ettiklerini söyler. Nursi bu genel yaklaşıma ilave argümanlar geliştirir. Külli Hayır Nizamı’nı daha alt sistemlere ayırarak Sosyal Nizam’ın, Fiziki Nizam’ın ve Bireysel psikolojik Nizam’ın nihai olarak nübüvvet kurumuna ihtiyaç duyduğunu anlatır.  İbn-i Sina’nın sosyal ve psikolojik nizamla nübüvvet müessesesini ilişkilendirdiğini biliyoruz. Sosyal düzen onun temel hedeflerinden biri idi. Ancak fiziki nizamla nübüvvetin ilişkisini en azından nübüvvet bahsinde görmemekteyiz. Bu kategorinin doğrudan Nursi’nin bir katkısı, bir keşfi olarak değerlendirilebilir.  Nursi Mesnevi adlı kitabında ‘şu gördüğün aleme büyük bir kitap nazarıyla baktığında Nur-u Muhammediyi (as) o katibin kaleminin mürekkebi olarak görürsün. Eğer o alem-i kebiri bir şecere olarak tahayyül edersen Nur-u Muhammediyi (as) o ağacın hem çekirdeği hem meyvesi olarak görürsün’ diyerek bu gerçeğe işaret eder. (Nursi, 2005, s. 1001) Dolaysıyla Nursi kainatın sadece canlı ve şuurlu kesimleriyle değil ayni zamanda şuursuz fiziki ve oganik kesimleriyle de nübüvvetin yakın ilişkisi olduğunu vurgular.  

Nursi bu genel argümanın yanında daha da spesifik argümanlar geliştirir. Özellikle öne sürdüğü üç argüman son derece etkili gözükmektedir. Bunlar; insanı diğer varlıklardan farklılaştıran bilimsel buluş ve teknoloji geliştirme kabiliyetinin zorunlu olarak nübüvvetin yol gösterici kılavuzluğuna ihtiyaç duyması, bir diğeri de insanın ciddi bir zafiyetini ifade eden anlamsız vehim ve paranoyalarının tedavi edilmesinde nübüvvetin insanın duygularını geliştirici gücüne ihtiyaç duymasıdır. Bu üç olgu biri mucizelerin maddi ve manevi gelişmeye yol göstermesi, diğeri de yaşayan sünnetin bir taraftan bilimsel keşifleri ve teknolojileri motive ederek, diğer taraftan da bilim ve teknolojinin insan ve doğaya zarar vermeyecek tarzda dizayn edilmesini güvence altına alması şeklinde gerçekleşir. 

Nursi’nin üstadı İbn-i Sina’da bulunmayan bu konudaki başka bir keşfi dört temel insani özelliktir. Bunlar, insanın sınırsız kabiliyeti, ebede uzanan sınırsız arzu ve emelleri, belli bir sınır altına alınmamış duyguları ve düzensiz düşünce ve inançlarıdır. İbni Sina’nın adalet konusunda işaret ettiği çıkar çatışmasını Nursi yine İbn-i Sina’dan aldığı kuvve-i gadabiyye, kuvve-i şeheviye, kuvve-i akliye gibi duyguların sınırsız olarak insanda bulunduğu, bunların peygamberi ilkelerle kayıt altına alınmaması durumunda zulümlere, şarlatanlıklara ve tecavüzlere yol açacağını vurgular. Aynı şekilde arzu, hayal ve emellerinin beka istediğini, bu dünyanın fenası ve geçiciliğiyle tatmin edilemeyeceğini, bunun da peygamberi mesajın uzantısı olan ebedi saadetle mümkün olacağını anlatır.  

Bu önemli katkıların yanında bana göre Nursi’nin en dikkate değer katkısı nübüvvet müessesesinin insan bireyinin psikolojisinde meydana getirdiği devrimle ilgili keşiflerindedir. Nursi ilk olarak insan antropolojisinden hareketle hazret-i peygamber döneminin psikolojik ve sosyolojik analizini yapar. Buna göre o dönem çok özel karakterlere sahiptir. İnsanlar duygusal olarak gelişmemiş olmanın yanında adet ve geleneklerine aşırı derecede bağımlıdırlar. Bu gelenek bazen kız çocuklarının küçükten imha edilmesi gibi çok vahşi unsurları da içerir.Öte yandan aşırı bir kabilecilik hüküm sürmektedir. İnsanlarda sevgi ve empati hissi neredeyse hiç gelişmemiştir.Toplumsal statüde özellikle kadınlar ve köleler vahşice ezilmekte ve sömürülmektedir. Toplum kabile yapılanmasına göre parçalanmış, aralarında bitmez tükenmez çatışma yaşanmaktadır. Böyle son derece vahşi ve ilkel köleci bir toplumda ne bilim ne de inanç ve düşünce alanında hiçbir gelişme söz konusu değildir.

Hz Peygamber böyle bir toplumu akıllarını ikna, kalplerini fetih, duygularını inkişaf, görüş ve inançlarını rasyonelleştirme misyonuyla gelmiş ve bu alanlarda inanılmaz büyük devrimlere imza atmıştır.

Nursi’nin ortaya koyduğu nübüvvet kurumunun bu fonksiyonunu ünlü Amerikalı sosyolog Parsons tarafından  geliştirilen ve Alman filozofu Habermas tarından yeniden değerlendirilerek  güçlendirilen (Habermas, 1985, s. 235 vd) bir sosyal sistem modelini, kısmi değişiklikle Nursi’nin nübüvvet sistemine tatbik edebiliriz. Parsons son derece materyalist ve pozitivist bir ortamda sosyolojik modelinde dine ve dinin en ciddi fonksiyonu olan tesir ve ahlaki önderliğe son derece önemli bir alan açmıştır. Bu araçları Habermas iletişim açısından yeniden değerlendirerek ‘hayat-evreni’ dediği alanda dini iletişimin vazgeçilmez önemini çok güçlü ifadelerle vurgulamıştır.  Bu dört yönetici araç a-para, b-siyasal güç, c- tesir ve d-ahlaki önderliktir. Burada biz para ve siyasal güç araçlarını bir tarafa bırakıp tesir ve ahlaki önderlik araçlarını inceleyeceğiz.  Aşağıdaki tabloda sosyal sistemin unsurları ve yönetici araçları verilmektedir. Tesir ve ahlaki önderlik araçları Nursi’nin kavram stokundan alınan malzemelerle yeniden tasnif edilmiştir.

 

 

Unsurlar

 

Araçlar

İşlevler

Değerler

Davranışlar

Destekleyici Unsurlar

Reel Değerler

Kurumsallaşma

 

 

Para

Mübadele

Fayda

Başarıyı amaçlama

Altın

Kullanım Değeri

Mülkiyet

Güç

Yönetim

Bağımsızlık

Başarıyı amaçlama

Devlet gücü

Toplumsal Amaçların Gerçekleşmesi

Bürokrasi

Tesir

 Sohbet

Sadakat

(İtaat)

Kardeşane sevgi

Sünnet-i Seniyye

Kalplerin Fethi

Dayanışma

Ahlaki Önderlik

Ahlaki Yaşantı

Dürüstlük

(Sıdk)

Kardeşane sevgi

İçselleştirilmiş Değerler ve Yüksek Sorumluluk Şuuru

Yüksek Hissiyatın İnkişafı

Kamil İnsan

 

Sosyal Sistemin Unsurları ve Yönetici Araçları

‘Tesir’ aracının ilk eylemi ‘sohbet’tir. Sohbet Habermesyan anlamda iletişim eyleminin en saf ve en rafine örneğini oluşturur. Hiçbir çıkar, başarı ve menfaat beklemeksizin özellikle göz göze gelerek sadece tanışma, paylaşma, eşit şartlarda kaynaşma ve bütünleşme nebevi sohbetin özünü oluşturur. Nursi sohbette ‘insibağ ve inikas’ özelliklerinden söz eder. Böyle bir sohbette sohbete katılanlar en olumlu vasıfları paylaşarak birbirinin boyasıyla boyanmaktadır. Bu tarz sohbet o derece etkilidir ki daha önce hiç böyle bir tecrübe yaşamamış bir kişi sadece bir kereliğine böyle bir sohbete dahil olduğunda aklında, ruhunda, kalbinde ve tüm hissiyatında köklü değişiklik ve devrimler olabilmektedir. Bediüzzaman’ın ifadesiyle ‘bir bedevi adam kızını sağ olarak defnedecek derecede bir kasavet-i vahşiyanede bulunduğu halde, gelip bir saat sohbet-i Nebeviyeye müşerref olur, daha karıncaya basamayacak derecede bir şefkat-i rahimane kesbederdi. Hem cahil vahşi bir adam bir gün sobet-i Nebeviyeye mazhar olur, sonra Çin ve Hint gibi memleketlere gider ve o mütemeddin (medeni) kavimlere muallim-i hakaik ve rehber-i kemalat olurdu’(Nursi, 2003, s.476)  Bu saf iletişimin ürettiği değer sadakat ve itaat özellikleridir. Sadakat ve itaat sosyal düzenin ve birlikte yaşamanın özünü oluşturur.

Sadakat hasleti, insanın akit ve sözleşmelerinde sadece akde taraf olan kişiye karşı değil, aynı zamanda başta kendi kişiliğine olmak üzere içinden geldiği aile, içinde yaşadığı toplum, cemaat, kavim, sınıf, mezhep ve dinin tüm fertlerine; keza muhatap olduğu şahsın başta ailesi olmak üzere yukarda sayılan tüm kurumlara karşı bir taahhüt ve sorumluluk yüklenme ve bu sorumluluğu yerine getirmeyle ilgili bir haslettir. Bir iş sözleşmesi, bir ticari sözleşme, bir siyasal sözleşme ‘sohbet’in ürettiği değerler tarafından desteklenmesi durumunda o toplumda hem ekonomik, hem ticari hem de siyasi hayat güven, dayanışma ve barış içinde sürer.

En rafine iletişim şekli olan sohbetin en doğrudan ürünlerinden biri de kardeşane sevgi eylemidir. Bu eylem her kim olursa olsun muhatabını yabancı, düşman, rakip ya da sömürülmesi gereken bir araç olarak değil, bir değerler hazinesi, bir sevgisi kazanılması gereken amaç kardeş olarak görülmesi eylemidir. Nübüvvet ve nübüvvetin miras bıraktığı müesseseler dışında, her şeyin çıkar, başarı ve egemenliğe endekslendiği, beşeri ve fiziki tüm varlıkların araçsallaştırıldığı bir ortamda kardeşliğin tesisi neredeyse imkansızdır.    

Etkinin kalıcılığını güvence altına alan kurum ‘sünnet-i seniye’ kurumudur. Sünnet kurumu bitmiş, kapanmış ve tarihe mal olmuş bir stok değil, canlı, aktif, her ortamda kendi kendini yeniden yenileyip üreten bir akımdır. Sünnet bir ilkeli etik sistemidir. Herhangi bir kavmin, sınıfın, zamanın ortaya koyduğu kavim, sınıf, ego ve çıkar merkezli bir sistem değil, tutarlı, zaman ve mekandan bağımsız sadece ve sadece yüksek evrensel etik ilkelerini içeren bir doğal etik sistemidir.

Tesir kurumunun yöntemi zahiri ya da hukuki, ekonomik ve sosyal baskı ya da avantajlar yoluyla değil sadece kalplerin fethi yoluyla sosyal düzen ve sosyal bütünlüğün sağlanmasıdır. Bu yöntem o kadar etkilidir ki, cahil, adet ve geleneklerine körü körüne bağlı, mutaassıp kavim ve toplumları ikna ederek adet ve geleneklerinden vazgeçirip yerine ilkeli yüksek evrensel değerleri ikame etmeyi mümkün kılmıştır. Nursi asr-ı saadeti, kalplerin fethedilerek insanların kan ve damarlarına kadar işleyen kof adetlerin kolayca sökülüp atılması ve yerlerine yüksek ahlaki ilkelerin ikame edilmesi sürecine en güzel örnek olarak takdim eder.  Bu değerler bir moda yüzeyselliğinde geçici ve sanal değil, tersine insanlar tarafından içselleştirilmiş, kimliklerinin bir parçasına dönüştürülmüştür.

Sonuç olarak İbn-i Sina ve Nursi nübüvvet müessesesini sosyolojik, psikolojik ve antropolojik çok sayıda argümanla ispat etmişler ve temellendirmişlerdir. Nursi, İbn-i Sina’nın geliştirdiği temel argümanları almış, ancak bunları sadece aktarmakla yetinmemiş, bunları çeşitlendirmiş, detaylandırmış, hatta bunlara yeni argümanlar ilave ederek etkili bir nübüvvet felsefesi inşa etmiştir.         

Kaynaklar

Duran Bünyamin, İbn-i Sina, Molla Sadra ve Bediüzzaman’da İlahi Hikmet ve İnayet,  http://www.iikv.org/academy/index.php/conferences/article/view/1487

Es-Şeyh Reis İbn-i Sina, Kitab’ü es-Şifa, İlahiyat, s.246 www.muslimphilosophy.com

Es-Şeyh er-Reis el-Hüseyin Ebi Ali İbn-i Sina, Kitab al-Necat, s.336 vd, www.muslimphilosophy.com

Habermas Jürgen (1985), The Theory of Communicative Action, c.II, (tr: Thomas MacCarthy), Beacon Press, Boston

Nursi B. Said (2006), Muhakemaat, Yeni Asya Yayınları, İstanbul

Nursi B. Said (2005), Mesnevi-i Nuriye, Sözler Yayınevi, İstanbul 

Nursi B. Said, (2003), Sözler, Sözler Yayınevi, İstanbul

Parsons Talcott –Smelser Neil j. (2005), Economy and Society, Taylor Francis e-Liberarry,