HAKİKATİ ANLAMADA BİR METOD OLAN PEYGAMBER KISSALARININ KURANİ TARZLA YENİDEN RİSALE-İ NUR’A YANSIMALARI
HAKİKATİ ANLAMADA BİR METOD OLAN PEYGAMBER KISSALARININ KURANİ TARZLA YENİDEN RİSALE-İ NUR’A YANSIMALARI
DR. MEHMET EMİN ULUDAĞ
Dicle Üniversitesi Ziya Gökalp Eğitim Fakültesi
Türkçe Eğitimi Bölümü Öğretim Üyesi
Kampüs/Diyarbakır
Özet
Bütün vahiy metinlerinde olduğu gibi Kur’an-ı Kerim’de de Allah insanlarla konuşmuştur. Konuştuğu insanlar içinde en şerefli ve en mümtaz muhataplar ise peygamberlerdir. Allah bu elçileriyle konuşurken büyük oranda temsil, teşbih, mecaz ve kıssaları tercih etmiştir. Çünkü vahyin ağırlığı bunu istilzam etmektedir. Kelam sıfatıyla en şümullu konuşması olan Kuran-ı Kerim’de de bu usul ve üslup vardır. Ancak Kur’an-ı Kerimdeki peygamber kıssaları hikâyeden öte bir şeydir ve hakikate ulaşmada çok etkili ve hakikati gölgede bırakmayan bir tarz-ı beyan, usûl-ı izan ve üslûb-ı Sübhandır.
İnsaniyet ve İslamiyet tarihindeki bu kıssalarla ilgili metin ve anlatılar derinlemesine okunduğunda ise vahiy ve nübüvvet hakikatinin gölgede kaldığı görülür. Anlatılan peygamber kıssaları bir efsane, destan veya masalımsı bir hüviyete büründürüldüğünden muhatabın zihni, hakikatten uzaklaşır. Vahiy küstürülerek hakikat incitilir.
Bu problemi Said Nursi Hazretleri Muhakemat eserinde ‘zira biz israiliyatı usulüne ve hikâyâtı akaidine ve mecazatı hakaikına karıştırarak kıymetini takdir edemedik. O da ceza olarak bizi dünyada te'dib için zillet ve sefalet içinde bıraktı. Bizi kurtaracak yine onun merhametidir (Nursi 2001E: 5)’ diyerek tespit eder ve tamir etmek ister.
Peygamber kıssaları ile ilgili yazılan yüzlerce veya binlerce hikâye mübalağasına karşın bu durum Risale-i Nurda Kur’ani metoda uyularak bir veya iki paragrafta özetlenir. Bu yaklaşımla hem peygamber kıssalarının özü hem de Kuran ve diğer vahiy kitaplarındaki kıssaların nasıl anlatılması gerektiği metodu yeniden tashih edilmek istenir.
Bu tebliğde, Kur’andaki peygamber temsil ve kıssalarının Kur’ani metotla hikâye edilme tarzı, dini hakikatlerin anlatımında nasıl bir usul ve üslup takip edilmesi gerektiği, hikâye ile itikat arasındaki iç ve dış bağlamların neler olduğu ve nübüvvet hakikatinin anlatılan kıssadan ziyade alınacak hissede olduğu Risale-i Nur’daki yeni yaklaşımla ortaya koyulacaktır. Hakikatleri hikâye etme alanında vahyin özü ve onun en mühim anlatıcıları olan Nebilerin kıssalarına dönük Risale-i Nur’daki orijinal yaklaşımlar verilecektir. Bilhassa Bediüzzaman’ın çağa, ilmin usullerine ve vahyin hakikatine göre peygamber kıssalarındaki hisseleri ortaya koyma gerçekliğinde nasıl bir yol haritası çizdiği üzerinde durulacaktır.
GİRİŞ
Değişen dünyada, sekülerleşen zihinlerde, mekanikleşen bedenlerde hızla akan hayatın doğru okunması ve zamanın mesajının da doğru algılanması gerekir. Bu doğru algının en hızlı bir tarzda hedefe ulaşabilmesi için de üzerindeki kışır nevinden her türlü ağırlıkların atılması elzemdir.
Bütün zamanların büyükleri peygamberlerdir ve kaynakları vahiydir. Bu büyüklüğün devamı ise zamanın ruhunu okuyan ve peygamberi tarzı koruyan alimlerde görülür.
Kur’an-ı Kerimde Allah’ın, temsil usulüyle akla yaklaştırarak bütün insanlığın anlamasını sağladığı ve peygamberlerin tebliğ serüvenini anlattığı en mühim kısımlar temsiller ve peygamber kıssalarıdır. İnsanlığın başlangıcı Habil ve Kabil kıssası ile anlatılırken gelişimi ve bitişi de Efendimize kadar gelen bütün peygamberlerin kısalarının anlatıldığı surelerde bilhassa Enbiya suresinde anlatılır. Cenab-ı Mevla Hazretlerinin kelami ifadesi Efendimize (ASV) hitaben ‘Davud ve Süleyman’ı da an, Eyyub’u da an, İsmail’i, İdris’i ve Zülkifi de yadet, Zünnun’u (Yunus) da zikret, Zekeriya’yı da an...’ nidasıyla ve kıssalardan hisse fezlekesiyle karşımıza çıkar.
Bu bağlam insanların tabiatının, hakikati doğrudan anlamaya çoğu zaman hazır düzeyde olmadığı realitesini ortaya çıkarır. Bu hakikatin en somut göstergesi ve ispatı yine Kuran-ı Kerimdeki peygamber kıssaları ve temsili anlatım usulleridir.
Zeitgeist yani zamanın ruhunu okumanın yolu zamanın büyüğü olmakla doğru orantılıdır. İşte zamanın böyle büyük bir adamıyla karşılaşılır Risale-i Nur külliyatı müellifinde.
Said Nursi Hazretleri bir çok noktadan olduğu gibi kıssa ve temsil noktasından da Kur’ani bir yolu ve peygamberi bir tarzı takip etmiştir. Zamanın ruhunu okuyarak bunu tatbik eden Nursi, Allah’a ulaşma yolunu insanlığın zihnini yormadan, vahiy hakikatini temsil ve hikayelerin içinde boğmadan doğrudan saf hakikat yoluyla açmıştır.
Risale-i Nur külliyatı incelendiğinde temsil, teşbih ve kıssalar iki ana başlık altında toplanabilir:
Birincisi: Temsil ve teşbihlerdir. Bu başlık Said Nursi hazretlerine verilen Kur’ani ilmin en anlamlı anlatıldığı bölümdür ve Risale-i Nur külliyatında çokça müracaatların olduğu kısımdır. Bu bölümdeki temsil ve teşbihler tespitlerimiz kadarıyla şu özellikleri gösterirler:
- Hakikatin aynısı gibi değillerse de gayrı gibi de değiller (Mirac risalesi temsilleri)
- Hayatın hakikatinin temsilidirler (Ondokuzuncu Mektup ve Yirmibeşinci sözdeki temsiller)
- Zihni yolların kaşifidirler (Meyve risalesi temsilleri)
- Uzak mesafeleri yakın etme mahiyetindedirler (Ayetül Kübra risalesi örneği)
- Her yaşı muhatap alacak içeriktedirler (Küçük sözlerdeki temsiller)
- En muğlak ve girift hakikatleri basit ve kolay anlaşılır kılacak göstergeler ve işaretler gibidirler (Yirmialtıncı söz ve Yirmi Dokuzuncu Söz temsilleri)
- Zaman ve insan kavramını kuşatacak detaylı haritalar gibidirler (İhlas, Uhuvvet ve İktisat risalelerindeki temsiller)
- Sadece aklı tasdik mahiyetli değil aynı zamanda kalbi tatmin içeriklidirler (Yirmiikinci söz ve Onuncu Söz temsilleri)
- Yerel elbiseli ve evrensel içeriklidirler (Münazarat, Divan-ı Harbi Örfi, Hutbe-i Şamiye ve Sünuhat’taki temsiller)
Bu alanı daha da detaylandırmak mümkün olmakla birlikte tebliğin asıl konusunu oluşturan kıssalar bölümüne geçmek tebliğin bütünlüğü açısından daha yerinde olacaktır.
İkincisi: Kıssalardır. Kur’andaki peygamber kıssalarından maksat İslam öncesi dinleri ve peygamberleri sadece tarihsellik boyutuyla anlatmak değil asıl Allah’ın rızasını kazanma, doğru kulluğun nasıl olunacağı şuuruna ulaştırma, İslam dininin prensiplerini ve hedeflerini belirleme ve ahir zaman peygamberinin hak davasını tasdik eden sosyolojik-tarihsel deliller ortaya koymaktır.
Seyyid Kutub, Kur’an da Edebi Tasvir kitabında kıssalar bahsine geniş yer ayırır. Arz metoduyla halkalar veya bütün halinde anlatılan bu kıssaların temelini tamamen dini gayenin oluşturduğunu söyler. Bu boyutuyla kıssaların bir taraftan vahyin kaynağının tekliğini ortaya koyduğunu diğer taraftan da Tevrati anlatımdan ayrılarak asıl hedefinin ilahi mesaj ve edebi ahenkle beşeri idraka uygunluk olduğunu söyler (Kutup 1969: 235).
İmam Bakillani kıssaların Kur’andaki ifade tarzının orijinal olduğunu ortaya koyarken bu tarz-ı beyanın başka hiçbir üsluba benzemediğini, emir-yasak, müjde-tehdit konularında vahyin ağırlığını tam taşıdığını söyler (akt. Tabara 1982: 30).
Dr. Muhammed Ahmet Halefullah’a göre kıssalardaki Kur’ani metodun esprisi, tarihi vakalar olmakla beraber asıl bunların asrın idrakine uygun edebi ve fenni bir anlatış tarzıyla verilmesidir. Yani kıssalar bir taraftan aklı tasdik diğer taraftan da kalbi tatmin etme niteliğindedir.
Halefullah, Kur’anda kıssaların bazen bir kısmının bazen de tamamının tekrarının hikmetini ise bir hadisenin edebi-fenni usul ve üsluplara göre toplumu tenvir için çeşitlilik kazandırmak ve tebliğin tahakkukunu insani bir duruma indirgemek olduğunu söyler.
Halefullah ayrıca Kur’andaki peygamber kıssalarının Tevrat ile olan farkını ortaya koyarken en belirgin özelliğinin özet ve tafsilat olduğunu söyler. Tevratın zamanı esas alarak kıssayı detaylandırdığını, Kur’an’ın ise hisseyi esas tutarak kıssayı özetlediğini düşünür (akt. Tabara 1982: 28).
İslam dünyasında peygamber kıssalarının bu kadar detaylandırılmasının Tevrati düşüncenin etkisiyle olduğu söylenebilir. Çünkü tahkiye bir taraftan gizemli ve heyecanlı bir zihni serüvenken diğer taraftan hakikati gölgede bırakma ve kendini öne çıkarma özellikleriyle riskli bir anlatım yöntemidir.
Bildirinin esasını teşkil eden peygamber kıssaları Risale-i Nur külliyatında çok özel bir tefsir alanı oluşturur.
Tarihsel bakış açısıyla bu tarihi metinlere bakıldığında kıssaların alınacak hisselerin önüne geçtiği, vahiy tarzını gölgelediği ve peygamber tebliğ metodunu aşındırdığı görülür. Bu yaklaşım farkının tamamen dine maledilmesiyle Allah’a karşı haddini aşan akli sorgulamalar ve kalbi şüphelenmelerin ortaya çıktığı tespit edilebilir. Dinin ve referans kaynaklarının hurafeler zinciri haline geldiği iddia edilir ve sekülerleşen zihinler ve maddeye bağımlı hale gelen hayatlar dine karşı yabanileşir. İşte tam bu alanda da yine Allah’ın izni ve peygamberin yardımıyla Said Nursi hazretleri devreye girer ve bu alandaki tamiratını yapar.
Said Nursi hazretleri, bir arkeolog gibi vahyin üzerindeki manaya engel teşkil eden bütün beşeri tortulanmaları kaldırmaya çalışır. Sadece hayatını değil hayatının meyvesi olan eserlerini de tertemiz bir ayna metaforu halinde vahyin hakikatine tutma mücadelesi verir. O eserlerinde sadece kendi benini aradan çekmez aynı zamanda benindeki hem ontolojik hem epistemolojik hem de aksiyolojik şeylerin kaynağının beni olmadığını ısrarla ortaya koymaya çalışır. Beşeri nedensellik ilkelerinden ziyade ilahi neticelerin peşinde koşar. O kendini hep Allah’ın emrinde ve onun izniyle vazife yapan bir tamirci ve tarifçi olarak görür.
Risale-i Nur külliyatındaki bu hayati tamir ve tarif üç önemli örnekle verilebilir.
1. Misal Hazreti Yusuf (AS) Kıssasıdır. İster öğreti ve ahlaksal metin isterse de edebi ve dini metin olarak tarihin akışı içinde üzerinde en çok yazılan ve çok anlamlılık ilkesiyle metinlerarası bağlam için temel teşkil eden kıssa Hazreti Yusuf ve kardeşlerinin kıssasıdır. Kuran-ı Kerimde Yusuf suresinde 3. ayette ‘kıssaların en güzeli’ diye Rabbimizin anlattığı bu kıssa tam olarak (3-101 ayetleri arasındaki) 98 ayette anlatılan en uzun tam halkalı kıssadır.
İslam dünyasında peygamber kıssaları bilhassa Yusuf peygamberin kıssası mesnevi tarzındaki en bilindik anlatım şekliyle karşımıza çıkar. Arap, Fars ve Türk coğrafyasındaki Hazreti Yusuf anlatıları o kadar yekun teşkil ederki artık bu mesneviler neredeyse Kur’an’ın yerine geçecek kadar ileriye giderler ve hatta başucu kitabi haline gelirler. 16. Yüzyıldaki Hamdullah Hamdi’nin Yusuf u Züleyha’sında olduğu gibi. Mehmet Akif Safahat’ta ve Ali Şeriati Hac kitabında özelde Şia ve İslam coğrafyası için genelde insanlık alemi için ‘dua kitabını kabristandan alıp şehre getiren ve Kur’anı şehirden ve hayattan alıp kabristana götüren ve sadece ölülerin ruhlarına okuyan’ (Şeriati 2010: 16) bir anlayışın peygamber kıssalarıyla da gerçekleştiği görülebilir. Vahiy hakikatinin bu derece aşındırılması insanın yozlaşmasını hızlandırmakla kalmaz aynı zamanda dünyevileşmenin merkez değer olmasına yol açar. Örneğin İslam coğrafyasında tespitlerimiz kadarıyla özellikle Acem edebiyatında çok meşhur Yusuf u Züleyhalar yazılmıştır. Firdevsi-i Tusi’ninki bunların en meşhurlarındandır. Agah Sırrı Levent ise Türk edebiyatında 33 şairin Yusuf u Züleyha mesnevisi yazdığını söyler (Levent : 1968).
Yusuf u Züleyha mesnevileri yazılırken peygamberler tarihinde de bu konunun çokça detaylandırıldığı görülür. Abdulfettah Afif Tabara Kur’anda Peygamberler ve Peygamberimiz kitabında çalışmanın örneklem grubunu oluşturan 3 peygamberin kıssasını yaklaşık olarak 70 sayfada anlatır (Tabara 1982: 387). Örneğin en muteber ve ilmi çalışmalardan biri olarak kabul gören M. Asım KÖKSAL’ın Peygamberler Tarihi eserinde Hazreti Yusuf (AS) kıssası 31 sayfada anlatılır (Köksal 2002: 271). Rabguzi’nin 1310’da Çağatay Hanı Termaşir’in emiri Nasuriddin Tokboğa’nın emriyle yazdığı Kısasü’l-Enbiya ve Ahmet Cevdet Paşa’nın meşhur Kısas-ı-Enbiya’sında yine detaylı olarak Hz. Yusuf (AS) kıssasına rastlarız.
Batı dünyasında ise peygamber kıssaları vahiy kaynaklı eserlerle beraber özellikle roman tarzıyla karşımıza çıkar. Örneğin Hazreti Yusuf kısası Thomas Mann’ın Yusuf ve Kardeşleri isimli 4 ciltlik Nobel ödüllü romanında ortaya konulur ve vahiy gerçeği tamamen tahkiye tarzının gölgesinde kalır. Bilhassa Tevrati tarzdan ve bu gelenek ve kaynaktan beslenme baskın unsur olarak görülür.
Said Nursi Hazretleri bir çok peygamber kıssasında olduğu gibi bu kıssada da Yusuf suresinin 111. ayetini esas tutarak kıssaları izah eder.
Andolsun ki onların kıssalarında akıl sahipleri için ibret vardır. Kur’an, uydurulabilecek bir söz değildir. Fakat kendinden öncekileri tasdik eden, her şeyi ayrı ayrı açıklayan ve inanan bir toplum için de bir yol gösterici ve bir rahmettir (Yusuf 111).
Bu ayetten yola çıkan Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri eserlerinde detaylı bir Hazreti Yusuf hikâyesi anlatmaz. Hikâyâtı surenin akaidine ve mecazatı da hakaikına feda etmez. Örneğin çok önemli eserlerinden biri ve en az 15 günde bir okunmasını istediği 21. Lem’a olan ihlas risalesinin dört düsturunun temel anlamlandırmasını ve bütün zamanlarda bireylerin en büyük düşmanının tanımlamasını Yusuf suresinin 53. ayeti üzerine bina eder (Nursi 2001: 160). Aynı ayet ve aynı tema için 13. Lem’a tefsirini yazar. Bu ayeti insanın iç dünyasındaki hesaplaşmaya bir ayna olarak tutar (Nursi 2001: 88). Yine Yirmialtıncı Mektubun Dördüncü Mebhasının Birinci sualinin cevabında aynı ayetin tefsiri ve çok kapsamlı izahı görülür (Nursi 2001A: 350). Yusuf suresi 101. ayet ise Said Nursi hazretlerinin eserlerinde en çok tefsir ettiği ve Kıssa-i Yusuf’u derhatır ettiği ayetlerdendir. Bu ayet, çağın bütün gaflet anlarını parçaladığı, bireyde Kur’ani bir farkındalık ve peygamberi bir ayrıcalık oluşturduğu Said Nursi yorumunun zirvesi Yirmiüçüncü Mektub’daki Sekizinci sualin cevabıdır (Nursi 2001A: 302).
Bütün Yusuf u Züleyha anlatılarının en önemli kısımlarından birisini teşkil eden Hz. Yakup (AS) ile Hz. Yusuf (AS) arasındaki ilişkiyi ise asrın insanının bedensel ve ruhsal ihtiyacını tespit ederek ism-i Rahime mazhariyet noktasından bir yansımasını Sekizinci Mektub’da dile getirir. Buradaki anlatım sadece bir asri yorumlama değil aynı zamanda tarihi bir anlamlandırma düzeltimidir. Usul ve üslup ise Kurani bir nezahet ve peygamberi bir nezakettedir. Asrın sahibi İmam-ı Rabbani hazretlerini de tasdik ve takdir ettirecek içeriktedir. Şöyle der Bediüzzaman Hazretleri:
Kardeşim, ben ErRahmaniRahim isimlerini öyle bir nur-u âzam görüyorum ki, bütün kâinatı ihata eder ve her ruhun bütün hâcât-ı ebediyesini tatmin edecek ve hadsiz düşmanlarından emin edecek, nurlu ve kuvvetli görünüyorlar. Bu iki nur-u âzam olan isimlere yetişmek için en mühim bulduğum vesile, fakr ile şükür, acz ile şefkattir; yani ubudiyet ve iftikardır. Şu mesele münasebetiyle hatıra gelen ve muhakkikîne, hattâ bir üstadım olan İmam-ı Rabbânîye muhalif olarak diyorum ki:
Hazret-i Yâkup Aleyhisselâmın Yusuf Aleyhisselâma karşı şedit ve parlak hissiyatı, muhabbet ve aşk değildir, belki şefkattir. Çünkü, şefkat, aşk ve muhabbetten çok keskin ve parlak ve ulvî ve nezihtir ve makam-ı nübüvvete lâyıktır. Fakat muhabbet ve aşk, mecazî mahbuplara ve mahlûklara karşı derece-i şiddette olsa, o makam-ı muallâ-yı nübüvvete lâyık düşmüyor. Demek, Kur'ân-ı Hakîmin parlak bir i'câz ile, parlak bir surette gösterdiği ve ism-i Rahîm'in vusulüne vesile olan hissiyat-ı Yâkubiye, yüksek bir derece-i şefkattir. İsm-i Vedûda vesile-i vusul olan aşk ise, Züleyhâ'nın Yusuf Aleyhisselâma karşı olan muhabbet meselesindedir. Demek Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyan, Hazret-i Yâkup Aleyhisselâmın hissiyatını ne derece Züleyhâ'nın hissiyatından yüksek göstermişse, şefkat dahi o derece aşktan daha yüksek görünüyor (Nursi 2001A: 30)
Tarihsellik bağları içinde incelendiğinde ciltlere sığmayan Hazreti Yusuf kıssası Kur’ani bir tarzla kaleme alınan Said Nursi’nin eserlerinde bir kaç sayfayı geçmez. Ancak anlam bilimsel açıdan bakıldığında bu yorumlamaların Kur’ani arşa çıkmak için sarsılmaz mirac merdivenleri oluşturdukları görülür.
2. Misal Hazreti Yunus (AS) Kıssasıdır. Kur’an-ı Kerimde anlatılan ve bir çok alime ilham kaynağı olan kıssalardan biri de Hazreti Yunus’un (AS) kıssasıdır. Hem tebliğin gelişimi ve neticesi itibariyle hem de bir peygamberin Allah azze ve cellenin yanındaki alemet-i makbuliyeti yönüyle çok önemli bir kıssadır. Bilhassa ontolojik olarak nesnelerin Rabbimizin sevgili bir öznesi karşısındaki duruşlarını anlamak itibariyle gerçekten aklı başında ve kalbi yerinde olan bireyler için çok anlamlılık ilkesini barındırır niteliktedir. Bir çok israiliyattan ve mecazattan arındırılarak Taberi Tarihi’ne dayandırılan bu kıssa M. Asım KÖKSAL’ın Peygamberler Tarihi II cildinde 13 sayfada verilir (Köksal 2002: 147). Daha bunun gibi bir çok esere tesadüf edilebilir. Ancak bu kıssaya Altıparmak Peygamberler Tarihi’nde ise neredeyse hiç yer verilmez (Hirevi 1990: 848).
Böyle bir bildiri hazırlanmasınının en önemli saiklerinin başında Said Nursi Hazretlerinin Yunus Aleyhisselam kısasını takdim, tefsir ve anlamlandırma şekli gelmektedir. Nursi, en mühim eserlerinden biri olan Lem’alar risalesinin Birinci Lem’asında Hazreti Yunus (AS) ve kıssasını konu edinir. Öncelikle Hazreti Yunus’u birinci sıraya almasının birçok sebebinden biri de vahyin anlamlandırılmasındaki metodolojik yaklaşımın bir Müslüman için nasıl olması gerektiği kanaatidir. Tefsirdeki bu yeni ve orijinal yaklaşım özün biçime feda edilmemesi gerektiği anlayışını ortaya koyar. Muhakemat isimli eserindeki Unsur u Belağat kısmında belirttiği gibi manayı üsluba feda etmez (Nursi 2001E: 69). Hatta o kadar vahyin ruhuna uygun hareket eder ki 13 sayfalık kıssayı 21 kelimede hülasatül hülasa olarak verir. Peygamber kıssasının böyle bir anlatış tarzının, zamanın ruhunu okuyabilecek, benlik problemlerini çözebilmiş, bütün gayesi Allah’ın rızasını kazanmak ve bütün peygamberler ile beraber Efendimizin şefaatine nail olmak isteyen bir yüksek istidada ancak nasip olacağı açıkça anlaşılabilir. Ayrıca bu kıssadaki göstergelerin anlamlandırılmasındaki harikuladelik ve insanilik boyutu da diğer bir orijinalitedir. Nesne-özne-gaye arasındaki paralellik ve doğrusallık zamanın ötesindedir.
Bu kıssa özelde dini tebliğ edenlere genelde anlatma eylemlerini yapan herkese lüb ile kışır arasındaki yani form ile içerik arasındaki yorumlama ufkunu ve anlamlandırma dairesinin sınırlılıklarını özet olarak vermektedir. Özetle Nursi Hazretleri kıssayı şöyle verir:
Hazret-i Yunu s Aleyhisselâmın kıssa-i meşhuresinin hülâsası: Denize atılmış, büyük bir balık onu yutmuş. Deniz fırtınalı ve gece dağdağalı ve karanlık ve her taraftan ümit kesik bir vaziyette,
münâcâtı, ona sür'aten vasıta-i necat olmuştur (Nursi 2001: 5).’
Bediüzzaman Hazretlerinin eserlerinin hiç usanç vermeden sürekli okunmasının bir nedeni de bu tarz bir Kur’ani anlatım tarzına sahip olmasıdır denilebilir. Zihni dağıtmaması, manayı sürekli canlı tutması ve vasıtaları amaçların önüne çıkarmaması bireyi doğrudan gerçeklikle temas ettirir. Bunun en güzel örneklerinden birini Hazreti Yunus aleyhisselamın kıssasının tefsirinde verir. Bu kıssa ile ilgili olarak Risale-i Nur külliyatına serpiştirilmiş bir çok tefsir kısımlarıyla karşılaşılabilir.
3. Misal Hazreti Eyyub (AS) Kıssasıdır. Bu çalışmanın en önemli üçüncü örneğini oluşturan diğer bir peygamber kıssası da Kur’an-ı Kerimde anlatılan ve insanlar arasında en çok şöhret bulan Hazreti Eyyub Aleyhisselamınkidir. Bu kıssa ile Kur’an-ı Kerim hem insanın biyolojik yapısının mahiyetini açıklar hem de Hazreti Eyyub’un şahsında bir insanın insan ve kul olma durumlarını verir. M. Asım KÖKSAL eserinde Hazreti Eyyub’a 16 sayfalık yer ayırır. (Köksal 2002: 306). Köksal, anlatımındaki bütün sadeliğine rağmen ancak bu kadar sayfaya inebilir. Birçok İslami eserde özellikle de İslam öncesi eserlerin büyük çoğunluğunda bu kıssanın büyük yekun tuttuğu görülebilir.
Said Nursi hazretleri ise bu kıssayı Lem’alar risalesinin İkinci Lem’asına konu edinir. Beş nükte halinde ve beş sayfada anlattığı hakikatlerin kıssasını bir paragrafta hikaye eder (Nursi 2001: 8). Bu bir paragraflık hikaye de neredeyse hakikat hüviyetinde ve mahiyetindedir.
Nursi hazretleri Hazreti Yunus aleyhisselamın kıssasında açtığı bu orijinal ve Kur’ani metodu bu kıssada da devam ettirir. Bu kıssalarla sadece bir hakikati anlatmaz bu hakikatlerin nasıl anlatılması gerektiğini okuyucusuna hissettirir. Örneğin Hazreti Eyyub kıssasındaki göstergeler, Hazreti Yunus kıssasındaki gibi soyut-somut karışımı, dışa dönük ve geniş nitelikli değildir. Bu kıssada göstergeler somut, içe dönük ve dar niteliklidir. Hazret-i Yunus kıssasında deniz, balık, gece ve karanlık merkez gösterenler iken, Hazreti Eyyub kıssasında ise vücud, kurt, kalb ve dil merkez gösterenler olarak kullanır. Kuranın bu anlatım tarzı insanın içinde yaşamını yürüttüğü daireleri izah eder. Nursi hazretleri bu çokanlamlılık ilkesine ayna olan gösterenlerle gösterilmesi gereken gerçekleri harika bir anlatma tekniğiyle ortaya koyar. Bu ihlaslı ve samimi talep ve gayret üzerine Allah celle celaluhu hazretleri de bu eserlerin taravetini ve turfandalığını sürekli tazelendirir.
Kur’an-ı Kerim’de Hz. Musa (AS), Hz. İsa (AS), Hz. İbrahim (AS) ve Hz. Yusuf (AS) kıssası bütün halkalarıyla ve bir çok ayette hatta Hz. Musa (AS)’ın kıssası farklı şekillerde otuz farklı surede anlatılır. Ayrıca diğer peygamberlerin kıssaları farklı şekillerde bir çok yerde tekrar edilir. Buna rağmen insan şöyle düşünebilir. Acaba bu kadar tahşidat Allah’ın en mümtaz ve seçilmiş olarak yarattığı insanın şerefini ve değerini zedelemiyor mu? Said Nursi hazretleri bu durumu Onüçüncü lem’a’da asıl gayenin kulu günahtan zecr ve hayra teşvikle beraber insanın şerefini vikaye ve şeytanın şerrinin büyüklüğünü göstermek olduğunu söylerken Meyve risalesinin Onuncu Meselesinde ise Kur’an’ın bu ve benzeri tekrarının toplumun büyük bir tabakasını oluşturan avamın basit fehimlerini tenezzülat-ı kelamiye ile okşayarak onları daima dua, davet, zikir ve tevhidde canlı tutmak olduğunu söyler. Burada Mekki ve Medeni ayetleri analiz eden Nursi hazretleri kıssaların ve bunların ısrarla tekrarının asıl amacını şöyle özetler:
Hem meselâ, Asâ-yı Mûsâ gibi çok hikmetleri ve faydaları bulunan kıssa-i Mûsâ'nın (a.s.) ve sair enbiyanın (a.s.) kıssalarını çok tekrarında, risalet-i Ahmediyenin (a.s.m.) hakkaniyetine bütün enbiyanın nübüvvetlerini bir hüccet gösterip, "Onların umumunu inkâr edemeyen, bu zâtın risaletini hakikat noktasında inkâr edemez" hikmetiyle; ve herkes her vakit bütün Kur'ân'ı okumaya muktedir ve muvaffak olamadığından, herbir uzun ve mutavassıt sûreyi birer küçük Kur'ân hükmüne getirmek için, ehemmiyetli erkân-ı imaniye gibi o kıssaları tekrar etmesi, değil israf, belki mukteza-yı belâgattır ve hâdise-i Muhammediye (a.s.m.), bütün benî âdemin en büyük hadisesi ve kâinatın en azametli meselesi olduğunu ders vermektir (Nursi 2001C: 271).
Bütün bunlarla beraber Nursi Hazretleri peygamber kıssalarının Kur’andaki konumunu Sözler eserinde harika çıkarımlar ve muhteşem kıssadan hisseler olarak özetlerken (Nursi 2001B: 254) İşarat’ül İcaz eserinde ise hem evvelki peygamberlerin davalarının sıdkı ve tasdiki hem Efendimizin (ASV) en büyük mucizesi olan Kur’an-ı Kerim’in bir nübüvvet onayı hem de Efendimizin (ASV) ruhunun zamanlar ötesi olan ulviliğinin Allah CC tarafından tezahürünün delilleri olarak özetler:
Bu dört nükteyi göz önüne getir, Muhammed-i Arabi Aleyhissalatü Vesselama bak ki, o zat, herkesçe müsellem ümmiliğiyle beraber, geçmiş enbiya ile kavimlerinin ahvallerini görmüş ve müşahede etmiş gibi, Kur'an'ın lisanıyla söylemiştir. Ve onların ahvalini, sırlarını beyan ederek aleme neşir ve ilan etmiştir. Bilhassa naklettiği onların kıssaları, bütün zekilerin nazar-ı dikkatini celb eden dava-yı nübüvvetini ispat içindir. Ve naklettiği esasları, beyne'l-enbiya ittifaklı olan kısmı tasdik, ihtilaflı olanı da tashih edip davasına mukaddeme yapmıştır. Sanki o Zat, vahy-i İlahinin makesi olan masum ruhuyla zaman ve mekanı tayyederek o zamanın en derin derelerine girmiş ve gördüğü gibi söylemiştir. Binaenaleyh, o Zatın bu hali, onun bir mucizesi olup nübüvvetine delil olduğu gibi, evvelki enbiyanın da nübüvvet delilleri manevi bir delil hükmünde olup, o Zatın nübüvvetini ispat eder (Nursi 2001D: 108).
Sonuç
Vahiy hakikati, muhatapları için anlaşılması en zor ve taşıması en ağır bir yüktür. Allah Hazretleri bu ağırlığı hafifletmek ve anlaşılmasını kolaylaştırmak için peygamberler göndermiş ve onların hayatlarındaki hakikatleri de kıssalarla anlatmış. Bu peygamber kıssaları gayeye ulaşmak için vasıtalar olmuş. Ne yazık ki zamanın geçmesi, beşerin zihninin dağılması, ihtiyaçların çeşitlenmesi, asırların çarşılarında satılan metaların değişim göstermesi ile bu hakikatler gölgede kalmıştır.
Vahyin gölgesinde büyüyen beşeriyet hiçbir zaman bu çağdaki kadar ona bigane kalmamış ve ondan uzaklaşmamıştır. Aklın zirvesini gölgesinde barındıran ve kalbin ve vicdanın bütün dallarını sulayan vahiy hakikati hurafelerle anılmaya başlanmıştır. Bu hal gayretullaha dokunmuş, din insanlara küsmüş ve aradaki köprüler yıkılmıştır. İşte tam böyle bir buhran devresini yaşarken rahmet kapıları beşeriyete hikmetle açılır. İsm-i Rahim ve ism-i Hakim’e mazhar olan Risale-i Nur külliyatı ile Said Nursi Hazretleri bir tamiri de dini anlatma yönteminde yapar. Vahyin hakikatini bütün hurafelerden ve kışırlardan arındırarak ilim ve fenle asrın idrakine sunar. Her şeyin o olmadığını ancak ondan olduğunu bunun için asıl önemli olanın şey olmadığını şeyin arkasındaki Kadir-i Külli şey olduğunu her idrak ve vicdan sahibine anlatmaya çalışır.
Nursi hazretleri beşerin en mümtaz şahsiyetleri olan peygamberlerin kıssalarının arkasını aralar ve bireyin burnunu hakikatin çıplaklığına dokundurmaya çalışır ve aklı da her türlü hurafeden kurtarma yolunu tutar.
Risale-i Nurdaki peygamber kıssaları aklın görmesi ve kalbin iman etmesi için hakikatle daima içiçedir.
Said Nursi hazretlerinin kıssaları anlatma yöntemi ise vahiy hakikatlerini neredeyse her türlü hurafe ve ön yargılardan kurtarma mahiyetindedir.
Doğru bir din ve dine layık bir doğruluk sergilemek isteyen her ilim ve tebliğ ehline bu kıssalar ve anlamlandırmalar rehber olabilir.
Hepinize hürmet ve muhabbetlerimi arz ederim.
KAYNAKLAR
Altuntaş, Halil ve Şahin, Muzaffer (2010), Kur’an-ı Kerim Meali, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara.
Köksal, M. Asım (2002), Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara.
Kutub, Seyyid (1969), Kur’an da Edebi Tasvir (Çeviren: Süleyman Ateş), Hilal Yayınları, Ankara.
Levend, Agah Sırrı (1968), Hamdi’nin Yusuf u Züleyhası, Türk Dili Araştırmaları Yıllığı Belleten, Türk Dil Kurumu Yayınları sayı 286, sayfa 157-172, Ankara.
Muinud-din Muhammed Emin Hirevi (1990), Mearicü’n-Nübüvve-Peygamberler Tarihi (Çeviren:Muhammed bin Muhammed Efendi (Altıparmak)), Berekat Yayınevi, İstanbul.
Nursi, Said (2001B), Sözler, İhlas Nur Neşriyat, İstanbul.
Nursi, Said (2001), Lem’alar, İhlas Nur Neşriyat, İstanbul.
Nursi, Said (2001A), Mektubat, İhlas Nur Neşriyat, İstanbul.
Nursi, Said (2001E), Muhakemat, İhlas Nur Neşriyat, İstanbul.
Nursi, Said (2001C), Şualar, İhlas Nur Neşriyat, İstanbul.
Nursi, Said (2001D), İşarat’ül İcaz, İhlas Nur Neşriyat, İstanbul.
Şeriati, Ali (2010), Hac, Fecr Yayınları, Ankara.
Tabara, Abdulfettah Afif (1982), Kur’an da Peygamberler ve Peygamberimiz (Mütercimler: Ali Rıza Temel&Yahya Alkın), Gonca Yayınevi, İstanbul.