Arama Şekli Hangi İçeriklerde Aranacak Yerler Sayfalandırma






Risale-i Nur Külliyatı ışığında: Peygamberlerin (a.s.) mucizeleri aracılığıyla insanlara öğrettikleri ve Hz. Peygamberin (a.s.m.) medeni hayatımıza getirdiği bazı yenilikler

25.03.2019 - Servet Armağan (Yazı)

Risale-i Nur Külliyatı ışığında:

Peygamberlerin (a.s.) mucizeleri aracılığıyla insanlara öğrettikleri ve Hz. Peygamberin (a.s.m.) medeni hayatımıza getirdiği bazı yenilikler

 

Prof. Dr. Servet ARMAĞAN

(Anayasa Hukuku Profesörü-İstanbul Üniversite Hukuk Fakültesi İslam Hukuku Anabilim Dalı Başkanı-em.)

ÖZET

Enbiyalar insanlığa terakkiyat-ı maddiye ve maneviye cihetinde birer önder (pişdar) ve imam olarak gönderilmiştir. Maddi olarak peygamberlerin eline harikalar verip, o insanlara birer ustabaşı ve üstad eylemiştir. Onlara mutlak olarak ittibaa emrediyor. Kur’an, enbiyaların mucizelerinden bahsetmekle, insanları ondan istifadeye teşvik ediyor. Ahir zaman Peygamberinde (a.s.m.) bu durum zirveye ulaşmıştır. Ve onun getirdiği esaslar, bütün dünyaya muallim ve medeni milletlere üstad olmuştur.

Abstract:

Under the Light of Risalei Nur Collection:

“The things that the Propthets (puh) taught humanity through their miracles and some innovations that the Prophet (pbuh) brought to our lives.”

The Prophets were sent as a leader for the material and spiritual progress of humanity. The prophets were given wonders and were established as foremen and commanders. We are ordered to submit to them in the absolute sense. By mentioning the miracles of the prophets, the Quran encourages us to benefit from them. This status is at its peak in the Last Prophet (pbuh).  His core principles have become a teacher to the world and a leader to the civilized people.

İ ç i n d e k i l e r

Kısaltmalar

GİRİŞ. 2

1.Başlık: Nübüvvet ubudiyet-i mahzânın menşeidir: 3

2.Başlık:Nübüvvet,gaye-i insaniyeti ve vazife-i beşeriyeti öğretir: 3

3.Başlık:Nübüvvetin düstürî neticeleri teavün, kerem ve ikramdır: 3

4.Başlık:Peygamberler(as) insanlığa mucizeleri ile teknik ve maddi terakkinin nihai hududunu göstermişlerdir. 4

5.Başlık: Peygamberler (a.s.) edep, ahlak ve hukuki düzenlemeler getirerek insanları manen de medeni olmalarının yollarını  göstermişlerdir. 4

6.Başlık: Peygamberlerin kendileri de yaşayışları ile insanlığa örnek olmuşlardır. 5

7.Başlık: Nursi, ahir zamanda en büyük harika ve terakkinin hitabet ve belagat sahasında olacağını ifade etmiştir. Acaba bu ifadeden ne anlamalıyız?. 5

8. Başlık: Hz. Peygamberin (a.s.m.) medeni hayatımıza getirdiği bazı yenilikler: 6

A- Hz. Peygamber’in(asm) Bazı Beyanlarındaki Sosyal-Ahlâkî Kaideler: 7

B-Hz. Peygamber’in(asm) Bazı Beyanlarındaki Medeni Hukuk Kaideleri 16

3- Kısa Bir Değerlendirme. 19

NETİCELER.. 21

 Kısaltmalar:b.:baskı;bkz.:bakınız;İç.D.:Bediüzzaman Said Nursi:İçtimai Dersler,İstanbul, 2004,Zehra y; s: sayılı;sh.: sahife;t.:tarihli;vb.:ve benzeri;vd.:ve devamı.

 

GİRİŞ

Her insan öğretmene muhtaçtır. Öğrenmek ve terakki etmek için bir öğretmenin idaresinde olmak hem bir zaruret hem de büyük bir şanstır.

İnsan dünyaya gelmesinden itibaren bir terbiye ediciye muhtaçtır. Yaşı ve aklı biraz geliştikten sonra bir öğreticiye yani öğretmene de muhtaçtır. Bu öğretmenler genellikle annelerdir. Okul çağlarına başlanılmasından itibaren üniversitenin son sınıfına kadar bir öğretmenin öğretmesine muhtaçtır. Hayata atıldıktan sonra ise, büyük kanaat önderlerinin ve bilhassa peygamberlerin getirdikleri hayat felsefesine muhtaçtır. Son peygamber olan Hz. Muhammed’in (a.s.m.) hayatında ve beyanlarında, ahlaki ve hukuki hayatımıza ait emirler ve tavsiyeler yer almaktadır. Bu sebeple diyebiliriz ki, peygamberler insanlara hem bir mürşid hem de bir peygamberdir.

İnsanlık esenlik içinde yaşamak için madden terakki ihtiyacında olduğu gibi manevi olarak da terbiyeye muhtaç ve hukuki düzenlemelere gerek duyar.

İnsanlara medeni bir varlık olarak topluluk halinde yaşarlar ve insanların arasında ahlaki ve hukuki münasebetler her zaman ortaya çıkar. Bu münasebetlerin düzenlenmesi bir ihtiyaçtır. Çünkü bu düzenlemeler insanların menfaatleri arasında denge kurar ve onların esenlik içinde yaşamalarını sağlar. Bu açıdan bakıldığında,nübüvvet bir ihtiyaçtır , hatta bir zarurettir.Yani insanlar peygamberlerin irşadlarına muhtaçtırlar.Nursi bu noktayı şöyle ifade ediyor:

“Nübüvvet beşerde zarûriyedir


Karıncayı emirsiz, arıları yâsubsuz bırakmayan kudret-i ezeliye, elbette,

Beşeri de bırakmaz şeriatsız, nebîsiz. Sırr-ı nizam-ı âlem böyle ister elbette. “[1]

Ayrıca şöyle diyor:

“Hem hayatın sırr-ı mahiyeti, peygamberlere iman rüknüne bakıp remzen ispat eder. Evet, madem kâinat, hayat için yaratılmış ve hayat dahi Hayy-ı Kayyûmu Ezelînin bir cilve-i âzamıdır, bir nakş-ı ekmelidir, bir san'at-ı ecmelidir.

Madem hayat-ı sermediye, resullerin gönderilmesiyle ve kitapların indirilmesiyle kendini gösterir. (Evet, eğer kitaplar ve peygamberler olmazsa, o hayat-ı ezeliye bilinmez. Nasıl ki bir adamın söylemesiyle diri ve hayattar olduğu anlaşılır; öyle de, bu kâinatın perdesi altında olan âlem-i gaybın arkasında söyleyen, konuşan, emir ve nehyedip hitap eden bir Zâtın kelimâtını, hitâbâtını gösterecek, peygamberler ve ellerinde nâzil olan kitaplardır.) Elbette kâinattaki hayat, katî bir surette Hayy-ı Ezelînin vücûb-u vücuduna katî şehadet ettiği gibi; o hayat-ı Ezeliyenin şuââtı, celevâtı, münâsebâtı olan "irsâl-i rusül" ve "inzâl-i kütüb" rükünlerine bakar, remzen ispat eder. Ve bilhassa risalet-i Muhammediye (a.s.m.) ve vahy-i Kur'ânî hayatın ruhu ve aklı hükmünde olduğundan, bu hayatın vücudu gibi hakkaniyetleri katîdir denilebilir.”[2]

İşte bütün peygamberlerin hayatında bu özelliği gördüğümüz gibi ahir zaman peygamberi Hz. Muhammed’in (a.s.m.) hayatında da,hem de daha geniş şekilde görmekteyiz. Her sene Kutlu Doğum haftası münasebetiyle Hz. Muhammed’in (a.s.m.) sünneti ve hadislerinde yer alan beyanların açıklanması ve yorumlanması yapılıyor. Bir diğer deyişle Hz. Peygamberin (a.s.m.) bu beyanları yapmasından bin dört yüz küsür sene sonra bile hala konuşulmakta ve yeni yeni yorumlarla insanlara bilgiler verilmektedir.

1.Başlık: Nübüvvet ubudiyet-i mahzânın menşeidir:

“Yani, ene kendini abd bilir; başkasına hizmet eder, anlar. Mahiyeti, harfiyedir; yani başkasının mânâsını taşıyor fehmeder. Vücudu, tebeîdir; yani, başka birisinin vücudu ile kâim ve icadıyla sabittir îtikad eder. Mâlikiyeti, vehmiyedir; yani, kendi Mâlikinin izni ile sûrî, muvakkat bir mâlikiyeti vardır bilir. Hakikati, zılliyedir; yani, hak ve vâcib bir hakikatin cilvesini taşıyan mümkîn ve miskin bir zılldir. Vazifesi ise kendi Hâlıkının sıfât ve şuûnâtına mikyas ve mîzan olarak, şuurkârâne bir hizmettir.

İşte, enbiyâ ve enbiyâ silsilesindeki asfiyâ ve evliyâ, eneye şu vecihle bakmışlar, böyle görmüşler, hakikati anlamışlar. Bütün mülkü Mâlikü'l-Mülke teslim etmişler ve hükmetmişler ki, o Mâlik-i Zülcelâlin ne mülkünde, ne rubûbiyetinde, ne ulûhiyetinde şerik ve nazîri yoktur, muîn ve vezire muhtaç değil. Her şeyin anahtarı Onun elindedir; her şeye kâdir-i mutlaktır. Esbâb bir perde-i zâhiriyedir; tabiat bir şeriat-ı fıtriyesidir ve kanunlarının bir mecmûasıdır ve kudretinin bir mistârıdır. ..”[3]

2.Başlık:Nübüvvet,gaye-i insaniyeti ve vazife-i beşeriyeti öğretir:

“Nübüvvet ise, "Gâye-i insaniyet ve vazife-i beşeriyet, ahlâk-ı İlâhiye ile ve secâyâ-i hasene ile tahallûk etmekle beraber aczini bilip kudret-i İlâhiyeye ilticâ, zaafını görüp kuvvet-i İlâhiyeye istinat, fakrını görüp rahmet-i İlâhiyeye itimad, ihtiyacını görüp gınâ-i İlâhiyeden istimdâd, kusurunu görüp afv-ı İlâhîye istiğfar, naksını görüp kemâl-i İlâhîye tesbihhan olmaktır" diye, ubûdiyetkârâne hükmetmişler…Meselâ, nübüvvetin hayat-ı şahsiyedeki düsturî neticelerinden kaidesiyle, "Ahlâk-ı İlâhiye ile muttasıf olup Cenâb-ı Hakka mütezellilâne teveccüh edip, acz, fakr, kusurunuzu bilip, dergâhına abd olunuz" düsturu nerede; felsefenin "Teşebbüh-ü bilvâcib insaniyetin gayet-i kemâlidir" kaidesiyle, "Vâcibü'l-Vücuda benzemeye çalışınız" hodfüruşâne düsturu nerede? Evet, nihayetsiz acz, zaaf, fakr, ihtiyaç ile yoğrulmuş olan mahiyet-i insaniye nerede; nihayetsiz Kadîr, Kavî, Ganî ve Müstağnî olan Vâcibü'l-Vücudun mahiyeti nerede?...

Düstur-u nübüvvet, "Kuvvet haktadır; hak kuvvette değildir" der, zulmü keser, adâleti temin eder.”[4]

3.Başlık:Nübüvvetin düstürî neticeleri teavün, kerem ve ikramdır:

“ Nübüvvetin hayat-ı içtimâiyedeki düsturî neticelerinden ve şems ve kamerden tut tâ nebâtât hayvanâtın imdadına ve hayvanât insanın imdadına, hattâ zerrât-ı taâmiye hüceyrât-ı bedenin imdadına ve muâvenetine koşturulan düstur-u teâvün, kanun-u kerem, nâmus-u ikram nerede; felsefenin hayat-ı içtimâiyedeki düsturlarından ve yalnız bir kısım zâlim ve canavar insanların ve vahşî hayvanların fıtratlarını sû-i istimâllerinden neşet eden düstur-u cidâl nerede? Evet, düstur-u cidâli o kadar esaslı ve küllî kabul etmişler ki, "Hayat bir cidâldir" diye, eblehâne hükmetmişler…”[5]

4.Başlık:Peygamberler(as) insanlığa mucizeleri ile teknik ve maddi terakkinin nihai hududunu göstermişlerdir.

Cenab-ı Hakkın gönderdiği her peygamber bir veya birkaç mucizeye mazhardır. Böylece bu mucizeleri görerek insanlar hayatın çeşitli sahalarında, ilim ve sanatta çalışmaya, buluş yapmaya ve faydalı sanatlar elde etmeye teşvik edilmektedir.

Nursi, şöyle diyor:

Elhasıl: Sair enbiya (a.s.) mucizatları birer havarik-ı sanata hükmediyor. Ve Hz. Âdem (a.s.)’ın; esasat-ı sanat ile beraber ulum ve fünunun, havarık ve kemalatının fihristesini bir suret-i icmal ile işaret ediyor ve teşvik ediyor.[6]

“İşte Kur’an-ı Hakim; enbiyaları, insanın cemaatlerini terakkiyat-ı maneviye cihetinde birer pişdar ve imam gönderdiği gibi; yine insanları terakkiyat-ı maddiye suretinde o enbiyanın her birisinin eline bazı harikalar verip yine o insanlara birer ustabaşı ve üstad etmiştir.[7]”

Bu ifadelerden anlaşıldığı gibi Cenab-ı Hak tarafından gönderilen peygamberler (a.s.) insanlara hem maddi hem de manevi sahada öncü olmuşlar, öğretmenlik yapmışlar ve mürşid olmuşlardır.

5.Başlık: Peygamberler (a.s.) edep, ahlak ve hukuki düzenlemeler getirerek insanları manen de medeni olmalarının yollarını  göstermişlerdir.

İnsanlara ahlak ve hukuki düzenlemeler bakımından önder ve mürşid olma özelliği daha çok İslam dininde söz konusu olur. Gerçekten de Hıristiyanlıkta dünyaya ait düzenlemeler İncil’de çok az yer almakla beraber, Kur’an-ı Kerim’de daha geniştir. Ve yine özellikle Hz. Peygamberin (a.s.m.) beyanlarında ve hareketlerinde ahlaki ve hukuki düzenlemeler görülmüştür. Bu noktalara biraz aşağıda temas edeceğiz. İslam dininin yaklaşık yüzde beşlik kısmı hukuk münasebetlerine aittir. Ahlaki münasebetlere ait ise yine yüzde beş oranında bir düzenlemeler olduğu söylenebilir. Bunun dışında kalan büyük kısmı ise itikad ve ibadetlere aittir. Siyasete ait düzenlemeler ise, yüzde bir oranındadır.Nursi bu noktayı şöyle belirtmiş:

"Evet, nasıl ki hayat bu kâinattan süzülmüş bir hülâsadır. Ve şuur ve his dahi hayattan süzülmüş, hayatın bir hülâsasıdır. Akıl dahi şuurdan ve histen süzülmüş, şuurun bir hülâsasıdır. Ve ruh dahi, hayatın hâlis ve sâfi bir cevheri ve sabit ve müstakil zâtıdır. Öyle de, maddî ve mânevî hayat-ı Muhammediye (a.s.m.) dahi, hayat ve ruh-u kâinattan süzülmüş hülâsatü'l-hülâsadır ve risalet-i Muhammediye dahi (a.s.m.), kâinatın his ve şuur ve aklından süzülmüş en sâfi hülâsasıdır. Belki maddî ve mânevî hayat-ı Muhammediye (a.s.m.), âsârının şehadetiyle, hayat-ı kâinatın hayatıdır. Ve risalet-i Muhammediye (a.s.m.), şuur-u kâinatın şuurudur ve nurudur. Ve vahy-i Kur'ân dahi, hayattar hakaikinin şehadetiyle, hayat-ı kâinatın ruhudur ve şuur-u kâinatın aklıdır.

Evet, evet, evet! Eğer kâinattan risalet-i Muhammediyenin (a.s.m.) nuru çıksa, gitse, kâinat vefat edecek. Eğer Kur'ân gitse, kâinat divane olacak ve küre-i arz kafasını, aklını kaybedecek, belki şuursuz kalmış olan başını bir seyyareye çarpacak, bir kıyameti koparacak”[8]

Hukuki düzenlemeleri Hz. Peygamberin (a.s.m.) hadislerinde ve sünnetlerinde bulmaktayız. Bu konuya biraz aşağıda temas edeceğiz.

6.Başlık: Peygamberlerin kendileri de yaşayışları ile insanlığa örnek olmuşlardır.

Peygamberler insanları tevhide, ibadete, doğruluğa ve dürüstlüğe davet etmişlerdir. Aynı zamanda kendileri de yaptıkları daveti şahıslarında uygulamışlardır. Bu özellik insanları peygamberlerin davetine uygun hareket etmekte önemli pedagojik bir noktadır.

On Beşinci Esas: Hem getirdiği dine herkesten ziyade itaati ve Hâlıkına karşı herkesten ziyade ubudiyeti ve menhiyâta karşı herkesten ziyade takvâsı Katiyen gösterir ki, o, Sultân-ı Ezel ve Ebedin mübelliğidir, elçisidir. Ve o, Mâbud-u Bilhakkın en hâlis abdidir ve Kelâm-ı Ezelînin tercümanıdır.”[9].

“Hem meselâ, -2- "Hazret-i Âdem Aleyhisselâmın dâvâ-i hilâfet-i kübrâda mu'cize-i kübrâsı, tâlim-i Esmâdır" diyor. İşte, sâir enbiyânın mu'cizeleri, birer hususi hârika-i beşeriyeye remzettiği gibi, bütün enbiyânın pederi ve dîvân-ı nübüvvetin fâtihası olan Hazret-i Âdem Aleyhisselâmın mu'cizesi umum kemâlât ve terakkiyât-ı beşeriyenin nihayetlerine ve en ileri hedeflerine sarâhate yakın işaret ediyor. Cenâb-ı Hak (c.c.), mânen şu âyetin lisân-ı işaretiyle diyor ki:

"Ey beni âdem! Sizin pederinize, melâikelere karşı hilâfet dâvâsında rüçhâniyetine hüccet olarak, bütün esmâyı tâlim ettiğimden, siz dahi mâdem onun evlâdı ve vâris-i istidadısınız; bütün esmâyı taallüm edip, mertebe-i emânet-i kübrâda bütün mahlûkata karşı rüçhâniyetinize liyâkatinizı göstermek gerektir. Zîrâ kâinat içinde, bütün mahlûkat üstünde en yüksek makamâta gitmek ve zemin gibi büyük mahlûkatlar size musahhar olmak gibi mertebe-i   âliyeye size yol açıktır. Haydi, ileri atılınız ve birer ismime yapışınız, çıkınız.

"Fakat sizin pederiniz, bir defa şeytana aldandı, Cennet gibi bir makamdan rûy-i zemine muvakkaten sukut etti. Sakın siz de terakkiyâtınızda şeytana uyup hikmet-i İlâhiyenin semâvâtından, tabiat dalâletine sukûta vâsıta yapmayınız. Vakit bevakit başınızı kaldırıp, Esmâ-i Hüsnâma dikkat ederek, o semâvâta urûc etmek için fünûnunuzu ve terakkiyâtınızı merdiven yapınız. Tâ fünûn ve kemâlâtınızın menbaları ve hakikatleri olan esmâ-i Rabbâniyeme çıkasınız ve o esmânın dürbünüyle, kalbinizle Rabbinize bakasınız.”

İşte, Kur'ân-ı Hakîm, şu âyetle, beşeri şimdiki terakkiyâtında pek çok geri kaldığı en yüksek noktalara, en ileri hududa, en nihayet mertebelere, arkasına dest-i teşviki vurup, parmağıyla o mertebeleri göstererek "Haydi, arş ileri!" diyor. Bu âyetin hazîne-i uzmâsından şimdilik bu cevherle iktifâ ederek, o kapıyı kapıyoruz”[10].

7.Başlık: Nursi, ahir zamanda en büyük harika ve terakkinin hitabet ve belagat sahasında olacağını ifade etmiştir. Acaba bu ifadeden ne anlamalıyız?

Nursi’nin, Sözler kitabının yirminci söz ikinci makamında, peygamberlerin mucizeleri ve insanlara öğrettiği dersler ve Cenab-ı Hakkın teşviki ele alınmış ve anlatılmıştır. Bu kısmın sonunda ise Nursi, ahir zamanda insanların ilim ve fenlere koşacakları ve bütün kuvvetlerini ilimden alacaklarını beyan ediyor. Ve ayrıca ahir zamanda cezalet ve belagatın kuvvet bulacağını ifade ediyor.

Nursi, bu konuda şöyle diyor:

“Hem öyle bir sûrette ifade ediyor ki, o ifade ile şöyle işaret eder ki: Elbette nev-i beşer, âhir vakitte ulûm ve fünûna dökülecektir. Bütün kuvvetini ilimden alacaktır. Hüküm ve kuvvet ise, ilmin eline geçecektir. Hem, o Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân, cezâlet ve belâgat-ı Kur'âniyeyi mükerreren ileri sürdüğünden, remzen anlattırıyor ki: "Ulûm ve fünûnun en parlağı olan belâgat ve cezâlet, bütün envâıyla âhir zamanda en mergub bir sûret alacaktır. Hattâ, insanlar kendi fikirlerini birbirlerine kabul ettirmek ve hükümlerini birbirine icrâ ettirmek için, en keskin silâhını; cezâlet-i beyândan ve en mukâvemetsûz kuvvetini, belâgat-ı edâdan alacaktır."[11]

8. Başlık: Hz. Peygamberin (a.s.m.) medeni hayatımıza getirdiği bazı yenilikler:

Aşağıdaki açıklamalarımızı esas itibari ile âyet ve hadislere dayandıracağız. Çünkü İslam dininin iki temel  ana kaynağı bunlardır. Bu iki kaynak İslamiyetin hem inanç ve ibadet, hem de hukuk hayatını düzenleyen, insanlara yol gösteren kaynaklardır. Bilhassa bir insan olarak Hz. Peygamberin(asm) ağzından çıkan sözler, yani hadisler ile onun davranışları, müslümanlar için bir mürşid, bir yol göstericidir.Nursi şöyle diyor:

“ON BİRİNCİ BÜRHAN

Gel ey arkadaş! Şimdi sana, geçmiş olan on bürhan kuvvetinde katî bir bürhan daha göstereceğim. Gel; bir gemiye bineceğiz; Haşiye 19 şu uzakta bir cezîre var, oraya gideceğiz. Çünkü bu tılsımlı âlemin anahtarları orada olacak. Hem herkes o cezîreye bakıyor, oradan bir şeyler bekliyor, oradan emir alıyorlar.

İşte, bak, gidiyoruz. Şimdi şu cezîreye çıktık. Bak, pek büyük bir içtimâ var. Şu memleketin bütün büyükleri buraya toplanmış gibi, mühim ihtifâl görünüyor. İyi dikkat et. Bu cemiyet-i azîmenin bir reisi var. Gel, daha yakın gideceğiz. O reisi tanımalıyız.

İşte bak, ne kadar parlak ve binden Haşiye 20 ziyâde nişanları var. Ne kadar kuvvetli söylüyor, ne kadar tatlı bir sohbet ediyor. Şu on beş gün zarfında, bunların dediklerini ben bir parça öğrendim; sen de benden öğren. Bak, o zât, şu memleketin mu'ciznümâ sultanından bahsediyor. "O Sultan-ı Zîşan beni sizlere gönderdiğini" söylüyor. Bak, öyle hârikalar gösteriyor; şüphe bırakmıyor ki, bu zât o padişahın bir memur-u mahsusudur.

Sen dikkat et ki, bu zâtın söylediği sözü, değil yalnız şu cezîredeki mahlûklar dinliyorlar; belki, hârikulâde sûretinde, bütün memlekete işittiriyor. Çünkü, uzaktan uzağa herkes buradaki nutkunu işitmeye çalışıyor. Değil yalnız insanlar dinliyor, belki hayvanlar da, hattâ bak, dağlar da onun getirdiği emirlerini dinliyorlar ki, yerlerinden kımıldanıyorlar. Şu ağaçlar, işaret ettiği yere gidiyorlar. Nerede istese su çıkarıyor. Hattâ parmağını da bir âb-ı Kevser memesi gibi yapar; ondan âb-ı hayat içiriyor.

Bak, şu sarayın kubbe-i âlîsinde mühim lâmba, Haşiye 21 onun işaretiyle, bir iken, ikileşiyor. Demek, bu memleket, bütün mevcudâtıyla, onun memuriyetini tanıyor. Onu o gaybî zât-ı mu'ciznümânın has ve doğru bir tercümânı, bir dellâl-ı saltanatı ve tılsımının keşşâfı ve evâmirinin tebliğine emîn bir elçisi olduğunu biliyorlar gibi, onu dinleyip itaat ediyorlar.

İşte, bu zâtın her söylediği sözü, etrafındaki bütün aklı başında olanlar, "Evet, evet, doğrudur" derler, tasdik ederler. Belki şu memlekette dağlar, ağaçlar, bütün memleketi ışıklandıran büyük nur lâmbası, Haşiye 22 onun işaret ve emirlerine baş eğmesiyle, "Evet, evet, her dediğin doğrudur" derler.

İşte ey sersem arkadaş! Şu Padişahın hazîne-i hâssasına mahsus bin nişan taşıyan şu nurânî muhteşem ve ciddî zâtın bütün kuvvetiyle, bütün memleketin ileri gelenlerinin taht-ı tasdikinde bahsettiği bir zât-ı mu'ciznümâda ve zikrettiği evsâfında ve tebliğ ettiği evâmirinde hiçbir vecihle hilâf ve hile bulunabilir mi? Bunda hilâf-ı hakikat kâbilse, şu sarayı, şu lâmbaları, şu cemaati, hem vücudlarını, hem hakikatlerini tekzib etmek lâzım gelir. Eğer haddin varsa buna karşı itiraz parmağını uzat. Gör, nasıl parmağın, bürhan kuvvetiyle kırılıp, senin gözüne sokulacak. “[12]

Haşiye 19: Gemi, tarihe ve cezîre ise Asr-ı Saadete işarettir. Şu asrın zulümâtlı sahilinde, "mim"siz medeniyetin giydirdiği libastan soyunup, zamanın denizine girip, tarih ve Siyer sefinesine binip, Asr-ı Saadet cezîresine ve Cezîretü'l-Arab meydanına çıkıp, Fahr-i Alemi (a.s.m.) iş başında ziyâret etmekle biliriz ki, o zât, o kadar parlak bir bürhan-ı tevhiddir ki, zeminin baştan başa yüzünü ve zamanın geçmiş ve gelecek iki yüzünü ışıklandırmış, küfür ve dalâlet zulümatını dağıtmıştır.

Haşiye 20: Bin nişan ise, ehl-i tahkik yanında bine bâliğ olan mu'cizât-ı Ahmediyedir (a.s.m.).

Haşiye 21: Mühim lâmba kamerdir ki, onun işaretiyle iki parça olmuş. Yani, Mevlânâ Câmi'nin dediği gibi, "Hiç yazı yazmayan o ümmî zât, parmak kalemiyle sahife-i semâvîde bir elif yazmış; bir kırkı, iki elli yapmış." Yani, şakktan evvel, kırk olan "mim"e benzer, şakktan sonra iki hilâl oldu, elliden ibâret olan iki "nun"a benzedi.

Haşiye 22: Büyük bir nur lâmbası, Güneştir ki, arzın şarktan geri dönmesiyle yeniden güneşin görünmesi; kucağında Peygamberin (a.s.m.) yatmasıyla ikindi namazını kılmayan İmam Ali (r.a.), o mucizeye binâen ikindi namazını edâen kılmış.

Şimdi ana başlıklar halinde Hz. Peygamberin(asm) insanlığa getirdiği ahlâki,hukuki ve medeni esasların bir kısmına işaret edelim:

A- Hz. Peygamber’in(asm) Bazı Beyanlarındaki Sosyal-Ahlâkî Kaideler:

 

1-Üstünlük takvadadır:

 

Gerek Kuran-ı Kerim ve gerekse Hz. Peygamber(asm), insanların en üstün olanlarının takva

sahibi olanlar, yani Allah’tan korkan, onun emirlerine itaat eden kimseler olduğunu haber vermektedir.

Kuran şöyle buyuruyor:

“Ey iman edenler Allah’tan, ona yaraşır şekilde korkun ve ancak Müslümanlar

 olarak can verin”.(Al-i İmran ,102).

Bir başka âyet ise şöyledir:

“Ey iman edenler, Allah’tan korkun. Herkes yarın için önden ne göndermiş

olduğuna baksın.Allah’tan korkun. Çünkü Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Haşir,18).

Kalpler Allah korkusu ile dolmadıkça, hayat daimi bir dert ve ızdıraplar çukuru halinde derinleşir.

Bu konuda birçok hadis bulunmaktadır.

 

2-Mümin Güzel Ahlaklı Olur:

            Ahlak sözlükte “huy, seciye, mizaç” gibi anlamlara gelir.

            İslam ahlakının kaynağı Kur-an ve sünnetdir. Hz. Peygamberin ortaya koyduğu davranışlara ve yaşayış tarzı ile sözleri herkesin takdir ettiği ve hayran kaldığı hikmetli birer rehberdir.

            Kur’an şöyle buyuruyor:

            “Sen elbette yüce bir ahlak sahibisin.” (Kalem,4).

            Hz. Peygamber(asm) ise şöyle buyuruyor:

            “Beni rabbim terbiye etti. Terbiyemi de en güzel şekilde yaptı.”[13]

Bir başka hadiste ise şöyle buyrulmuştur.

 “İslam, güzel ahlaktır.”[14]

Hz. Ayşe’ye Hz. Peygamber(asm)  sorulduğu zaman şöyle buyururdu:

 “Siz Kur-an’ı okumuyor musunuz? Onun ahlakı Kur-an’dan ibarettir.”[15]

Hz. Peygamber(asm) de müslümanların güzel ahlaklı olmasını istemiş ve tavsiye etmiştir. Mesela bir hadis şöyledir:

“Sizin bana en sevimliniz, ve kıyamet gününde bana en yakın olanınız, ahlakı en güzel olanınızdır”[16]

Bir diğer hadis ise şöyledir:

“Müminlerin iman yönünden en olgunu, ahlakı en üstün olanıdır”[17]

 Bu konuda açıklayıcı ve yol gösterici olan bir hadis daha zikretmek isteriz.

Hz. Peygamber(asm)  ayrıca şöyle buyuruyor:

“Nerede olursan ol Allah’a karşı gelmekten sakın; yaptığın kötülüğün arkasından bir iyilik yap ki bu onu yok etsin.(Veya yaptığı kötülüğü yok eden bir iyilik yap) İnsanlara karşı güzel ahlakın gereğine göre davran.”[18]

Görüldüğü gibi Hz. Peygamber(asm) güzel ahlaklı davranış konusunda bize yol göstermektedir:

İnsanlık icabı zaman zaman hatalar yapmaktayız, günahlar işlemekteyiz. Bu günahları işledikten sonra tövbe etmek ve hatta o günahı yok edecek hayırlı bir iş yapmamız tavsiye edilmektedir.

Bunun dışında her zaman insanlara ve topluma güzel ahlakın gereğine göre davranmamız hadislerde tavsiye edilmekte ve istenilmektedir.

Burada hukuk kaidelerinin tatbikatta tam manasıyla uygulanabilmesi için, önemli bir alt yapı oluşturma özelliği bulunmaktadır. Çünkü hukuk kaideleri olması lazım  gelen bir neticeyi düzenler ve insanların iyi niyetli olması birbirlerine haksızlık yapmamaları hedefi için uğraşır ve düzenlemeler getirir.

Bu büyük hedefin gerçekleşebilmesi için de toplum bireylerinin iyi ahlaklı olması gerekir. İyi ahlaklı olmak demek de başkasının zararını düşünmeyen tersine, kendi iyiliği yanında başkalarının menfeatini de düşünen kimse demektir.

İşte hadislerde belirtilen ve  güzel ahlaklı olmasını isteyen Peygamber(asm), biz müslümanların içinde yaşadığımız topluma karşı hayırlı işler yapmamızı tavsiye ediyor. Ve müminlerin iman yönünden en olgunu, ahlakı en üstün olanıdır buyuruyor.

3- Kolaylaştırınız Zorlaştırmayınız.

           

İnsanda yaratılışına uygun her şey bulunduğundan,onun insanı zora sokacak, üstesinden gelemeyeceği hiçbir mükellefiyet yoktur. Allah’ın insanlara verdiği güç ve kuvvet, yonaüklediği sorumluluklardan daha geniş ve daha kuvvetlidir. Yani İslam kolaylığı esas alır. İslamda zorlama yoktur. Bu özellik İslamın evrensel oluşunu da gösterir.

            Kur-an şöyle buyuruyor.

“Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez.” (Bakara, 185)

            Bir diğer âyet şöyledir:

            “Allah bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar.”(Bakara,286)

            Bir diğer âyet ise şöyledir:

            “Allah, sizden (yükümlülüklerini) hafifletmek istiyor, çünkü insan zayıf yaratılmıştır.” (Nisa,28).

Bir başka ayet de şöyledir:”Alah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez.”Maide,6).

            Hz. Peygamber(asm) ise bu özelliği veciz bir şekilde şöyle ifade etmiştir:

            “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın. Müjdeleyin, nefret ettirmeyin”[19]

            Kolaylıkta rahatlık, zorlukta ise sıkıntı vardır. Onun için eğer açık bir yasak ve emir yoksa hukuk içi ve dışı her iş ve işlemlerimizde zorlaştırmamak tersine kolaylaştırmak, insanları nefret ettirmemek yani korkutmadan sevdirmek İslamın bir emridir.

 

4- İslam’da Haset ve Kıskançlık yoktur(Olmamalıdır):

           

Haset, insanın kendisinde olmayan ve  fakat başkasında olan güzel imkanları arzu etmesi, bu sebeple rahatsız olmasıdır. Mesela zenginlik, güzellik, makam ve mevki gibi.

            Hz. Peygamber(asm)  şöyle buyurmuştur:

            “Ateşin odunu yakıp bitirmesi gibi haset de iyilikleri yok eder.”[20]

            İnsanlarda yaratılıştan haset duygusu ve eğilimi vardır. Ancak İslam bu duyguyu ve eğilimi frenlememizi ve peygamberin ve ayetlerin emrine uymamızı emreder. Böylece insanlardaki haset ateşi söndürülür.

5- Akrabaları görüp gözetmek.

           

İslam, akrabalar ile iyi münasebetler içinde olmamızı emreder. Akraba ile olan münasebetler , “sıla-i rahim” olarak adlandırılmış ve üzerinde önemle durulmuştur. Zaten  hadis gereği amca ve hala baba hükmünde, teyze ve dayı ise, hürmet ve yardım etme bakımından, anne hükmündedir[21]. Bunu hadis belirtmiştir. Bunun dışındaki diğer akrabalar ve bu arada kayınvalide, kayınpeder ve kayınbirader gibi yakınlara karşı mecburiyet şeklinde itaat emredilmemiştir, ama onlarla iyi münasebetler içinde olmak,akraba oldukları için, İslamın tavsiye ettiği bir özelliktir. Yani bunlara karşı nezaketli, güler yüzlü, gerektiğinde yardımcı olma islamın özelliklerinden biridir.

            Kur-an şöyle buyurmaktadır:

            “Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder” (Nahl, 90).

            Bir başka ayet ise şöyledir:

            “Akrabaya, yoksula ve yolda kalmış yolcuya haklarını ver.” (İsra, 26 ).

            Hz. Peygamber(asm) ise bu konuda İslam toplumunun temellerini ne kadar sağlam esaslara oturtmak istediğini şu veciz ifadeler ile göstermiştir:

            “Akrabalık bağını koparan (cezasını çekmeden) cennete giremez.”[22]

6- Komşularla İyi Münasebetler:

 

“Komşular”, aile ve akrabalarımız dışında kendileri ile yakın oturduğumuz, sık görüştüğümüz, selamlaşıp hal hatır sorduğumuz kimselerdir.

Din, inanç ve ırk farklılıkları olsa bile, komşularla iyi münasebetler içinde olmamamız islamın bir emridir. Komşuları arayıp sormak, onlarla selamlaşmak ve haklarına riayet etmek İslam toplumunun bir özelliğidir.

Hz. Peygamber(asm) şöyle buyurmuştur:

“Allah’a ve ahiret gününe inanan komşularına eziyet etmesin”[23]

Ebu Hureyre’den rivayete göre:

Peygamberimizin(asm)  3 defa “Vallahi mümin olmaz” dediğini işittim.

  • Ya Resulallah kim mümin olmaz” diye sordum. Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

“Şerrinden komşusu emin olmayan kimse” [24]

Komşuluk sosyal hayatımızın önemli bir temelidir.Komşumuzla iyi geçinmek,onu rahatsız etmemek,tersine ona güven vermek Hz. Peygamber’in emridir.O kadar ki, bu emirlere uygun hareket etmeyen “iman etmiş olmaz” ibaresi ile  ifade edilmiştir

 

İslam komşu haklarına o kadar çok önem vermiştir ki, bir hadislerinde Hz. Peygamber(asm)şöyle buyurmuştur:

“ Cebrail bana komşu hakları üzerine  o kadar çok tavsiyede bulundu ki, Cenab-ı

Hak komşuyu komşuya mirasçı yapacak zannettim”[25]

 

Bir başka hadiste de çok daha kapsamlı ve Müslümanların komşu haklarına riayete

sevk eden bir ifade bulunmaktadır.:

“Komşusu yanı başında aç iken kendisi tok yaşayan bir kimse, tam ve olgun bir mümin değildir.”[26]

 

7- Müslümanlar arasında sevgi şarttır:

 

Müslüman kardeşini sever ve sevmeli. İslam toplumunun temel dayanaklarından biri

olan sevgi ve karşılıklı  hürmet, o toplumu sağlam temeller üzerine yüceltir.

Hz. Peygamber(asm) bir hadislerinde şöyle buyurmuştur:

“Hiç biriniz kendisi için istediğini mümin kardeşi için de istenmedikçe gerçek iman

etmiş olamaz.”[27]

Bir başka hadis ise şöyledir:

“Müslüman müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez, onu düşmanına teslim etmez. Kim mümin kardeşinin bir ihtiyacını giderirse, Allah’ta onun bir ihtiyacını giderir. Kim müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, bu  sebeple Allah ta onu kıyamet günü sıkıntılarının birinden kurtarır. Kim bir müslümanın kusurunu örter ise Allah’ta kıyamet günü bir kusurunu örter.”[28]

Bir başka hadis de şöyledir:

“İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de gerçek anlamda iman etmiş olamazsınız.”[29]

8- Zarar Vermek Yasaktır.

Kişilerin birbirine ve topluma zarar vermemesi çok önemli temel hukuki bir zemin oluşturmaktadır. Gerek İslam hukukunda, gerekse laik hukukda başkasına zarar veren kimsenin o zararı tazmin etmesi yönünde düzenlemeler yer almaktadır. Bu düzenlemeler zarar ortaya çıktıktan sonra o zararın aynen giderilmesi, eğer aynen yani maddi olarak zararın giderilmesi mümkün değil ise, zarar görene tazminat ödenmesi ,onu manen tatmin etme yönündedir.

               Düzenlemeler laik hukukta böyle olmakla beraber, İslam hukukunda bunun dışında bir düzenleme daha vardır. O da “zarar vermemek” yönündedir. Eğer kişiler zarar vermezse, artık tazminat hukukuna da gerek kalmaz. İşte bu istikamette Hz. Peygamber 14 asır evvel zarar verilmemesini sağlamak için, insanlara özellikle müslümanlara başkasına zarar vermemelerini emretmiştir. Bakınız borçlar hukukundaki temel bir kaideyi Hz. Peygamber şu hadisinde nasıl güzel ifade etmiştir:

               “Başkalarına zarar vermek ve zarara zararla karşılık vermek yoktur, (yasaktır).”[30]

9- Anne Baba hakkına hürmet edilmelidir.

 

İslami toplumun temeli ailedir. Biraz aşağıda bu konuya temas edeceğiz. Bir aile anne babadan meydana gelir ve doğacak çocuklar ile sayıları büyür ve genişler. Evlatlar anne babalarına mutlaka itaat etmelidirler. Yani onları üzmemeli, gönüllerini hoşnut etmelidirler. Bu durum ayeti kerimede ve hadislerde ortaya çıkmaktadır.

Mesela aşağıdaki ayet çocukların bu görevini hatırlatıyor ve hatta onlara “öf” denmesini bile yasaklıyor:

“Rabbin kendisinde başkasına asla ibadet etmemenizi, anaya babaya iyi davranmamızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara “öf” bile deme, onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle. Onlara merhamet ederek tevazu kanadını indir ve deki: Rabbim! Tıpkı beni küçükken koruyup yetişdirdikleri gibi sen de onlara acı”(İsra suresi; 23-24).

Şu hadis de evlatları anne babaya itaata, onları memnun etmeye ve genellikle rızalarını kazanmaya teşvik etmektedir.

“Allah’ın rızası anne babanın rızasındadır. Allah’ın öfkesi de anne babanın öfkesindedir.”[31]

Bir başka hadis de şöyledir: Abdullah bin mesut haber veriyor. Hz. Peygambere (asm)sordum:

“Hangi amel Allah katında daha sevimlidir?

-“Vaktinde kılınan namazdır.”buyurdu.

-“Sonra hangisidir” dedim.

“Anne ve babaya itaattir”. buyurdu.

-“Sonra hangisidir” dedim.

-“Allah yolunda cihattır.”dedi. 

      Abdullah b. Amir (r. Anhümâ)’den:

Resulullah (s.a.s.)’a bir adam geldi ve şöyle sordu:

“Ya Resulullah! Yurdumu terk ederek sizin emrinize girmeye geldim. Annemi ve babamı da ağlayarak bıraktım.”

Resulullah (s.a.s.):

Öyle ise, onlara dön de, ağlattığın gibi şimdi de onları güldür.” buyurdu[32].

 

Bu hadisten bir çok dersler çıkartılabilir.Biz aşağıda bazılarına temas etmek istiyoruz:

 

  1. Anne-baba ne kadar kusurlu da  olsa , yine  onlara hürmet ve itaat şarttır.Bu durumu âyetler belirttiği gibi( İsra,23-4),hürmet ve itaat,onları üzmemek ve bizlerden memnun olacak derecede ve şekilde hareket etmektir.Bizden istediklerini ve bize emrettiklerini yerine getirsek,onlar memnun olurlar.İstedikleri ve emrettik- leri ,İslam Dininin  hükümlerine ve kaidelerine aykırı olmadığı müddetçe, onlara itaat etmek ve onları memnun etmek,şarttır,yani farzdır.Mesela namaz kılma veya oruç tutma demeleri halinde onlara itaat borcumuz yoktur.
  2. Dindar olmasalar bile, anne-babaya hürmet gerekir. Anne baba, dindar olmasalar ve hatta Müslüman olmasalar bile onların kalbini kırmamak,tersine onlara itaat etmek şarttır.
  3. Sosyal durumları düşük de olsa (Hamal-şoför, vb.), yine de onlara  hürmet gerekir. Uygulamada görünen bir durum da şudur:Anne- baba çocuklarını büyütüyorlar, öğrenim yaptırıyorlar.Çocukları sosyal bir mevki kazanıyor,anne- baba ise,onun  kadar öğrenim görememiş,bir sosyal mevki kazanamamış oluyor.Bu durumda, çocukları onlara tepeden bakıyor,onlara karşı tekebbür ediyor,onları aşağılıyor vb.
  4. Uygulamada görülen yanlış bir durum da şudur:Kişiler İslam Hizmetinde ,Kur’an hizmetinde çalışıyorlar.Ama anne-babalarına saygıda kusur ediyorlar.Biz cihad yapıyoruz,anne- babaya hürmeti düşünecek durumumuz yok.Saygısızlığımızdan dolayı anne- abamızın üzülmesi önemli değil! İşte Hz. Peygamber(asm),bu gibi yanlış anlama ve uygulamaların da önünü kesmiş,bize ders vermiş oluyor.

 

Teyze, Dayı; Amca-Hala:

 

       Berâ’ b. Âzib (r.a.)’den; Resulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

Teyze ve dayı, anne; ve amca ve hala, baba makamındadır.”[33]

Bu hadisten bir çok dersler çıkartılabilir.Biz aşağıda bazılarına temas etmek istiyoruz

 

Buradaki “makam” tabiri, mirasçılık bakımından değil, hürmet bakımından- dır.Anne mesela: bir kimsenin teyzesi ve dayısı, aynen annesi gibi ve annesi miktarınca mirasçı olmaz,onun mirastaki hissesi, anneninki kadar değildir.Ama onlara hürmet,yardım etmek,onları ziyaret etme hal ve hatırlarını sorma vb. bakımından anne –baba gibidirler.

10.Çocuk Terbiyesi:

  

      Hâris b. Nu’man (r.a.)’ın Enes b. Mâlik (r.a.)’den rivayetine göre; Resulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

Çocuklarınıza hoş muâmelede (davranışta) bulunun ve onları güzel terbiye edin.”[34]

Bu hadisten bir çok dersler çıkartılabilir.Biş aşağıda bazılarına temas etmek istiyoruz:

 

  1. Hz. Peygamber (a.s.m.), en büyük pedagogtur.Çünkü 14 asır evvel söylediği bu cümle,asrımızda pedagogların ancak yeni ulaşabildikleri bir pedagoji esasını ortaya koymuştur.Çocuk terbiyesi pedagogların ve sosyologların büyük bir meşguliyet alanıdır.Ve çocuklara karşı şiddet kullanmayıp,tersine onlara şefkatle yaklaşmak yine pedagogların bir tavsiyesidir.

Çocuklarınıza çirkin muamele etmeyin.Onlara küfür, ahlaksızlık, içki,vb. öğretme- yin, onları dedikodudan uzak tutun.Çünkü bu gibi menfi davranışların körpe dimağlarına yerleşir,bir daha unutamazlar.Tersine iyi bir terbiye de onarlın bütün hayatlarında kullanacağı bir hediye gibidir.

11.Küçükler-büyükler:

         Yaşlı bir zat, Resulullah (s.a.s.)’ı görmek için geldi. Oradakiler ağır alıp da ihtiyara yer vermekte geciktiler. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s.):

Küçüğüne acımayan, büyüğüne saygı göstermeyen bizden değildir.” buyurdular.[35]

 

Bu hadisten bir çok dersler çıkartılabilir. Biz aşağıda bazılarına temas etmek istiyoruz:

 

Her türlü büyüğe saygı gereklidir: Akrabamız ve yakınımız olsun veya olmasın, bizden büyüklere saygılı davranmalıyız.Bir toplulukta bulunurken veya konuşur- ken,yolda yürürken.metro,otobüs duraklarında beklerken veya içine girerken, büyüklerimize saygılı davranmalıyız.Mesela, Metro, hastane , devlet dairlerinde beklerken,işlemlerimizi yaptırırken,büyükleri rahatsız etmemek,tersine onlara derin bir şekilde saygılı davranmalıyız.Özellikle yaşlıları ayakta kalmaya mecbur etmeden,onlara yerlerimizi vermeliyiz vb. 14 asır evvel yapılan bu tavsiye ve verilen bu insani mesaj,zamanımızın pedagoglarını herhalde takdire sevkeder.

 

12.Hayvanlara Acıma:

 

       Ebu Hureyre (r.a.)’den Resulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

Bir adam, bir yolda giderken çok susamıştı. Bir kuyu buldu. Oraya indi ve suyunu içti, sonra çıktı. Bir de (dilini çıkarmış) soluyan ve susuzluktan çamur yalayan bir köpek gördü. Adam (kendi kendine), ‘Şu köpek de benim gibi son derece susamıştır’ dedi ve kuyuya indi. Mestini doldurdu. Ve ağzına tutarak köpeğe içirdi. Allahu Teala, onun bu işini kabul etti. Bundan dolayı da o adamı affetti.” Dediler ki:

Ya Resulullah, hayvanlarda da bizim için ecir var mıdır?

Resulullah (s.a.s.):

Evet, her yaş ciğer sahibi olanda (diri olanda) bizim için ecir vardır.” buyurdular.[36]

Bu hadisten bir çok dersler çıkartılabilir. Biz aşağıda bazılarına temas etmek istiyoruz:

 

  1. Hayvan haklarının koruyucusu Hz. Peygamber (a.s.m.)dir. Hem de asırlar öncesinden beri. Çünkü, ”Hayvan Hakları” kavramı ortaya çıkalı ve kanunlara gireli en çok 30 sene oluyor. Halbuki bir hayvana su içiren kimsenin Alla h tarafından söylenerek, hayvanlara iyi muamele yapmamız istenmesi 1400 sene önce  ifade edilmiştir.
  2. Her hayat sahibinin hakkına riayet şarttır. Hz. Peygamber güzel bir teşbihle her yaş ciğer sahibi ,yani her canlıya iyi muamele etmemiz gerekir.Ve bu şekildeki iyi muamele sebebiyle de biz Müslümanlar sevap kazanırız

13.Yetim:

 

       Ebu Hureyre (r.a.)’den; Resulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

Kendi yetimini veya başkasına ait bir yetimi himaye eden kimseyle ben, cennette şöyle yan yana bulunacağız.

Hadisin ravisi Malik İbni Enes; -Peygamber (s.a.s.)’in yaptığı gibi- işaret parmağıyla orta parmağını gösterdi[37].

14.Haset:

      “Bir müminin içinde iman ve haset bir arada bulunmaz.”[38]

       Bu hadise benzer ve fakat onu bir açıdan tamamlayan bir hadis ise şöyledir:

       “Ateş odunu yediği gibi, haset de iyilikleri yer.”[39]

15.Yakınları gözetmek:

 

      “Sıla-ı rahm etmeyen (yakınları ile ilgilerini kesen kimse) cennete giremez.”[40]

        Bu konuda bir diğer hadis ise şöyledir:

        “Sıla-ı rahm, akraba arasında sevgi, malda çokluk, ömürde ise berekettir.” [41]

Bu hadisten bir çok dersler çıkartılabilir.Biz aşağıda bazılarına temas etmek istiyoruz:

Bu hadisten bir çok dersler çıkartılabilir.Biz aşağıda bazılarına temas etmek istiyoruz:

 

1-Bu hadisi şerifte insanlar arası temelli bir temas(satatü) dile getiriliyor.Bu da her insanın kendi yakınlarıyla, yani akrabalarıyla görüşmesi, konuşması, ziyaret etmesi ve onlara sevgi göstermesi demektir. Her insanın akrabası vardır. Ve bu akrabalarla zaman zaman, seyrek veya sık görüşmesi hadislerde tavsiye ediliyor ve hatta o kadar ki, yakınları ile ilgilerini kesenin cennete giremeyeceği ifade buyrularak insanlar korkutulmakta ve akrabalar arası beşeri münasebetler teşvik edilmektedir.

2- Hadiste ayrıca bu gibi akrabalar arası temasların sevgiyi ve karşılıklı muhabbeti artıracağı, malda berekete sebep olacağı ve ömürde de hayırlı yıllara yol açacağı ifade edilmiş bulunuyor.

 

 

16. Müslümanın Müslümana Karşı Vazifeleri:

 

“Müslüman müslümanın kardeşidir, ona ne zulmeder, ne de onu yalnız bırakır. Kim kardeşinin ihtiyacını giderirse, Allah da onun ihtiyacını giderir. Kim bir müslümanın sıkıntısını giderirse, Allah-ü Teala da kıyamet sıkıntılarından birini giderir. Kim bir müslümanın (ayıbını) örterse, kıyamet günü Allah-ü Teala da onun ayıplarını örter.” [42]

Arabuluculuk:

“İnsanların arasını bulan yalancı değildir.” [43]

 

Bu hadisten bir çok dersler çıkartılabilir.Biz aşağıda bazılarına temas etmek istiyoruz:

 

17.Arabuluculuk:

Bu konu da yine Hz. Peygamberin(asm)dünyaya getirdiği medeni esaslardan biridir. Arabuluculuk şudur: İhtilaflı ve çekişmeli iki taraf arasında ihtilafı gidermek ve çekişmeyi barışa dönüştürmek için bir kişinin davranışta bulunması demektir. O kişi öyle hareket edecektir ki, Müslümanlar arasındaki anlaşmazlıklar, kavgalar, hoşnutsuzluklar ve nefretler yerini anlaşmaya, dostluğa ve esenliğe terk edebilsin. Arabuluculuk konusu, bütün medeniyetlerde ve milletlerde vardır, fakat Hz. Peygamber bunu veciz ifadelerle bizlere güzel belirtmiş bulunuyor. Gerçekten de hukuki ihtilaflarda hakemlik konusu bütün medeni milletlerin kanunlarında düzenlenmiş bulunuyor. Türk mevzuatında da keza hüküm bulunmaktadır.

2-Ama burada dikkat çekici bir nokta hadislerde yer almış bulunuyor. O da şudur: Arabulucu olan şahıs çekişmeli tarafların arasını bulurken zaman zaman tatlı sözler söylediği gibi, yalan- gerçek olmayan ifadelerde de bulunabilir. Bu yalanı söylerken veya gerçek dışı ifadelerde bulunurken amacı birini kandırmak ve ondan menfaat elde etmek değil, tersine, ihtilaflı tarafları ve çekişen tarafları barıştırmak ve ihtilafı ortadan kaldırmaktır. Bu takdirde söylenen sözün yalan sayılmadığını iki cihan Peygamberi ifade ediyor ve bu kişinin yalancı olmadığını beliğ bir şekilde söylemiştir. Çünkü eğer yalan söylenmezse, hayır söyledi demektir. Eğer yalan söyledi ve fakat tarafları barıştırdıysa bu takdirde de bir hayra vesile olduğu için hayır işledi, yani  hayır söyledi demektir.

3- İran’ın ve dünyanın meşhur şair ve filozoflarından Sadi Şirazi ,zannediyorum Gülistan adlı eserinde, şöyle demektedir. “İş bitiren yalan fitne koparan doğrudan iyidir”.Yani bir hayra, bir barışa bir selamete götüren yalan, doğruyu söyleyip de kötülüğe yol açan sözden daha iyidir. Böylece ara buluculuğun nihai hudutlarını da Hz. Peygamber çizmiş bulunuyor.

 

SONUÇ:

Yukarıdan beri ifade edilen hadisler Hz. Peygamberin Müslümanlara ve bütün insanlara ne kadar ulvi ve medeni istikametler gösterdiğini gözlerimizin önüne seriyor. Bu nokta önemli olmakla birlikte daha önemli olan bu esasları uygulamaktır. Zaten Müslümanlar Hz. Peygamberin bu hadislerini uygulasalardı birçok ihtilafları mahkeme kapısına gitmeden, hatta kavga ve dövüşe girmeden çözebilirlerdi.

Ümit ve temenni ederiz ki beşeriyet ve bu arada Müslümanlar Hz. Peygamberin yukarıda bir kısmını belirttiğimiz hadislerinden kendilerine rehber alacak hikmetleri bulurlar ve hayatlarını medeni bir şekilde düzenleme yoluna giderler.

Son olarak bir Kur’an tefsirinden aşağıdaki satırları aktarıyorum:

 

Yedinci Reşha: İşte, bak: Şu cezîre-i vâsiada vahşî ve âdetlerine mutaassıb ve inadcı muhtelif akvâmı, ne çabuk âdât ve ahlâk-ı seyyie-i vahşiyânelerini def'aten kal' ve ref' ederek bütün ahlâk-ı hasene ile teçhiz edip bütün âleme muallim ve medenî ümeme üstad eyledi. Bak, değil zâhirî bir tasallut, belki akılları, ruhları, kalbleri, nefisleri feth ve teshîr ediyor. Mahbub-u kulûb, muallim-i ukûl, mürebbî-i nüfûs, sultan-ı ervâh oldu.”[44]

Bir başka örnek:

Altıncısı: Bu Zatın ümmiliğiyle beraber getirdiği hakaik-ı kudsiye ve ihtira ettiği ulum-u aliye ve keşfettiği marifet-i İlahiyenin dersiyle ve talimiyle, mertebe-i ilmiyede en yüksek makama yetişen milyonlar asfiya-i müdakkikin ve sıddikin-i muhakkikin ve dahi hükema-i müminin, bu Zatın üssül-esas davası olan vahdaniyeti kuvvetli bürhanlarıyla bilittifak ispat ve tasdik ettikleri gibi, bu muallim-i ekberin ve bu üstad-ı azamın hakkaniyetine ve sözlerinin hakikat olduğuna ittifakla şehadetleri, gündüz gibi bir hüccet-i risaleti ve sadıkıyetidir. Mesela, Risale-i Nur yüz parçası ile bu Zatın sadakatinin birtek bürhanıdır.”[45]

 

“İkincisi: Bedevi bir kavim ve ümmi bir muhitte, hayat-ı içtimaiyeden ve efkar-ı siyasiyeden hali ve kitapsız ve Fetret Asrının karanlıklarında bulunan ve pek az bir zamanda en medeni ve malumatlı ve hayat-ı içtimaiyede ve siyasiyede en ileri olan milletlere ve hükümetlere üstad ve rehber ve diplomat ve hakim-i adil olarak şarktan garba kadar cihanpesendane idare eden ve "Sahabe" namıyla dünyada namdar olan cemaat-i meşhurenin ittifakla can ve mallarını, peder ve aşiretlerini feda ettiren bir kuvvetli imanla tasdikleridir.”[46]

B-Hz. Peygamber’in(asm) Bazı Beyanlarındaki Medeni Hukuk Kaideleri

Giriş

Her yıl, yalnız Türkiye’de değil, dünyanın her tarafında bir büyük insanın, âlemlere rahmet olarak gönderilen peygamberin  doğum yıldönümü(Kutlu Doğum ismi altında) kutlanıyor, onun hakkında ilmi toplantılar yapılıyor, sergiler açılıyor, bir çok ilmi çalışmalar, radyo ve televizyon konuşmaları yayınlanıyor.

Bütün dünyanın konuştuğu bir insanı bizim de konuşmamız çok tabii ve hatta zaruridir.

Bu başlık altında kısaca, Hz. PeygamberinÂSM) bazı beyanlarında yer alan medeni hukuk kaidelerine temas edeceğiz. Bu kaidelerin sayıları çoktur. Ve her bir kaide de teferruatlı bir şekilde şerh edilmiştir. İslâm Hukuku kitapları bu esasları ihtiva etmektedirler. Biz ise bunlardan ancak bir kısmını ele alacağız.

Ele alacağımız hukuk kaideleri sadece medeni hukuk sahasına ait olacaktır. Bu kaidelerin bir kısmı Mecellede de yer almış bulunmaktadır.

Makul ve yerinde görüldüğü içindir ki insanlar bu tavsiye ve kaideleri benimsemiş, hukuk sistemleri düzenlemiş ve devletler de uygulamıştır. Benimsemeleri o kadar kuvvetlidir ki, kanunlara kadar geçmiştir