Bir tasavvuf kitabı olarak Risale-i Nur
İİKV’nin Akademik Söyleşiler programında konuşan Batman Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Abdülvehap Erin, tasavvuf ile Risale-i Nur’un bazı zihinlerde birbirinden uzak kavramlar zannedildiğini, ama aslında öyle olmadığını söyledi. Erin, konuyla ilgili olarak yürüttüğü tez çalışması esnasında gerçeği açıkça gördüğünü bildirdi. Risale-i Nur’un kendi içinde bir kelâm kitabı olarak tanımlanmasının yanı sıra, aynı zamanda bir tasavvuf olarak kitabı olarak da tanımlandığını söyleyen Dr. Abdülvehap Erin, Bediüzzaman’ın şu sözlerine yer verdi: “Ben daha önce ‘Tarîkat zamanı değil, bid’alar mâni’ oluyor’ dedim. Fakat şimdi Sünnet-i Peygamberî dairesinde bütün on iki büyük tarîkatin hülâsası olan ve tarîklerin en büyük dairesi bulunan Risale-i Nur dairesi içine, her tarîkat ehli kendi tarîkati dairesi gibi görüp girmek lâzım ve elzem olduğunu bu zaman gösterdi.” Dr. Erin konuşmasında Ali Ulvi Kurucu’dan “Bedîüzzaman’ın açtığı nur yolu ile, hakikî ve şaibesiz tasavvuf arasında cevherî hiçbir ihtilâf yoktur” şeklindeki sözlerini de nakletti. “Risale-i Nur öze ve asla sadık kalmakla beraber Mevlâna’nın pergel tanımlamasında olduğu gibi asırları, düşünceleri dolaşıp çağdaş fikirler ortaya koyabilmiştir” diyen Erin, konu varlık olunca önce yokluk kavramını ele almak gerektiğini, vahdetü’l-vücud düşüncesinde mutlak anlamda yokluğun kabul edilmemesinin Allah’ın varlığının kuşatıcılığı ile açıklandığını anlattı. Üstad’ın mutlak ademin hiçbir şekilde varlığa menşe olamayacağına işaret ettiği gibi “ilim dairesinin dışında bir şey yok ki ona atılsın” ifadesinin de bu kanudaki görüşünün dayanakları olduğunu söyledi. Erin Risale-i Nur’da yokluğun adem-i haricî veya adem-i zahirî olarak ele alındığını ve bunun göreli bir yokluk olduğunu söyledi. Yine Risale-i Nur’da vahdet-i vücûd düşüncesinde olduğu gibi şeylerin vücuda gelmeden önce Cenab-ı Hakkın ilminde ilmî bir varlıklarının olduğunun kabul edildiğini bildiren Erin, her iki düşünceye göre varlıktan sonra da eşya için mutlak bir yokluğun kabul edilmediğine işaret etti. Varlıklar için Allah’ın ilminden ruhlar âlemine, oradan misal ve sonra şehâdet âlemine, daha sonra berzah, misal, âhiret yani bekâ âlemine doğru çeşitli vücud mertebelerinde bir seyrin ve seferin söz konusu olduğunu ifade etti. Erin, Sûfilerin vahdet telâkkilerine temas ederken “Onların varlık görüşlerini şekillendiren şey, ulaştıkları tevhid idrakidir” dedi ve düşünce tarihimizde vahdet-i kusud, vahdet-i şuhud, vahdet-i vücud şeklinde üç farklı vahdet telâkkisi olduğunu belirtti. Vahdet-i kusud, peygamberlerin tevhidi olarak kabul ediliyordu ve Selef-i Salihînin tevhidi olarak da anılıyordu. Bu tevhid mertebesinde kulun kendi iradesi, arzu ve isteklerini yok etmesi, yerine Allah’ın irade ve isteklerini ikame etmesi söz konusu idi. Bu mertebenin nihaî noktasında Allah’a ibadet etmek, ona muhabbet etmekten başka bir şey kalmıyordu. vahdet-i kusud telâkkisinde varlık hakkındaki değerlendirmelerin tamamen bildiğimiz mânâda olduğunu söyleyen Erin ‘Varlıkları Allah yaratmıştır, onun emriyle idare ediliyorlar, onun kayyumiyeti ile ayakta duruyorlar)’diyorlar, varlık konusunda üzerinde tartışma konusu olacak bir görüşe sahip değiller”dedi. Daha çok İmam-ı Rabbani ile bilinen vahdet-i şuhud telakkisinde ise Allah aşkının sâliki sarması ile vecde gelmesi ve o vecd ile geçici olarak Allah dışında bir şeyin görülememesi, Hz. Üstadın tâbiriyle varlıkların nisyan hapsine atılması hâlinin sözkonusu olduğunu anlatan Erin “Yani güneş çıkınca yıldızlar görünmez oluyor” dedi. Bununla beraber bu vecd hâli geçtikten sonra sâlikin Hâlık’ı Hâlık olarak, mevcudâtı mevcudat olarak ayrı ayrı gördüğünü bildirdi. Vahdetü’l-vücud düşüncesinin ise Muhyiddin Arabî (v. 1240) tarafından sistematize edilen ve varlığın tek varlık olduğu, bunun da Hakk’ın varlığından ibaret olduğu şeklinde bir görüş olarak ifade edilebileceğini söyleyen Erin, vahdet-i vücudun teorik ve nazarî olmayıp, manevî bir seyr ve sülûk ile ulaşılabilecek bir tevhid mertebesi olduğunun bilinmesinin önemine işaret etti ve “Üstad da böyle söylüyor ve vahdet-i vücud bir hâldir, bir zevktir, aklî ve nazarî olarak değerlendirilmemelidir diyor” dedi. Erin, vahdetü’l-vücuda mensup sûfilerin tevhidi, tevhid-i ef’al, tevhid-i sıfât ve tevhid-i zât şeklinde kademelendirdiklerini bildirerek şöyle dedi: “Hak kula fiilleri ile tecelli edince sâlik fail olarak sadece Hakk’ı görür ve ‘lâ faile illallah’ der. Sıfatlarla tecelli ettiğinde birey bütün kemal sıfatlarda Hakk’ı görerek ‘lâ mevsûfe illâ hû’ der. Nihayetinde Zat zatıyla tecelli ettiğinde sâlik Allah’tan başka var olan bir şey görmez ve ‘lâ mevcude illâ hû’ der.”
Dr. Erin, Bediüzzaman’ın hakiki tevhide ulaşmak için iki yol tarif ettiğini şöyle anlattı: “Biri kâmil velâyet ile keşf, şuhud ile hakikate yetişmek ki bu şuhudi tevhiddir. Havas-ı hassın tevhididir. Herkese hitap etmez. ‘İkinci Yol: İman-ı bilgayb cihetinde sırr-ı vahyin feyziyle bürhanî ve Kur’anî bir tarzda, akıl ve kalbin imtizacıyla hakkalyakîn derecesinde bir kuvvet ile, zaruret ve bedahet derecesine gelen bir ilmelyakîn ile hakaik-i imaniyeyi tasdik etmektir.’ Hz. Üstad Risale-i Nur’un da yolu olan bu ikinci yolu cadde-i kübra olarak tarif ediyor. Şiar olarak da “lâ mâbude illâ hû, lâ maksude illâ hû”yu ortaya koyuyor. Bu da bizlere daha çok kusudî tevhidi hatırlatıyor. Zira bu yolda hakiki tevhide ulaşmak ve daimi bir huzur elde etmek, yani gafleti ortadan kaldırmak için ne varlıklar geçici de olsa unutulmakta ve nisyan hapsine atılmakta ne de yok görülüp ademe atılmaktadır. Belki her şeyden Hakk’a; O’nun varlığına ve vahdetine yol bulunabilmektedir. Bununla beraber bu tevhid telakkisinin varlık görüşü itibariyle Üstad Bediüzzaman eşyanın iki boyutlu olduğunu belirtmektedir. Kendine bakan boyutuyla (mana-yı ismî) eşya yok iken Vacibu’l-Vücud’un esmasının tecellilerinin aynası ve mazharı olması cihetiyle (mana-yı harfî) ise bir vücudu vardır. Bu görüşüyle vahdet-i vücudun varlık görüşüne yaklaşan Hz. Bediüzzaman nihaî noktada ise varlıkların vahdet-i vücutta olduğu gibi vehmî ve hayalî olarak nitelenmesine karşı çıkmaktadır. Bediüzzaman’ın bu son noktadaki temkin ve ihtiyatı ifade eden tavrında ise İmam Rabbânî Hazretlerini hatırlattığını söyleyebiliriz.” Dr. Abdülvahap Erin, Risale-i Nur’da hakiki tevhid adına ortaya konulan metodun en büyük özelliğinin, umuma hitap edebilmesi, yolu kısaltması, istikametli ve güvenli yapması olduğunu söyledi.
Youtube