Fırıncı abi'den Dersler/Hatıralar (22. Söz / 7. Lem’a)

16.04.2020


17:23. dakikadan itibaren hatıratı dinleyebilirsiniz.

 

Mehmet Fırıncı Ağabeyin 1953’te Hz. Üstad ile Hatıraları

Hazreti Üstadımız Fatih’te kaldığı zamanlarda, bir gün abiler okuldalar. Ahmet Aytimur abi de çalışıyor. Üstadımız evde münferiden kalmış. İkindi namazından sonra umumiyetle eve gidiyorum. O gün erken gittim. Zili çaldım çaldım, açan olmadı. Kapının önünde oturdum, bekliyorum bakalım ne olacak diye. Bir de baktım Ziya abi geldi: ‘’Neden burada oturuyorsun?’’ dedi. “Zili çaldım, açan olmadı” dedim.

Tam biz girerken Ahmet Aytimur abi de geldi ve girdik içeriye. Baktık kimse yok. Muhsin abi okulda. Hazreti Üstad kendisi gitmiş. Ziya abi murakabeye daldı. Ahmet abiye dedi:

-Sen Eyüb’e git. Biz Fırıncı ile Edirnekapı Camiine, Mihrimah Sultan Camiine gidelim, birisinden birinde olabilir.

 

Ve öyle yaptık. Biz gittik baktık, hakikaten ezana yakın Hazreti Üsted mihraba müteveccihen ezanı bekliyor. Arkasında biz de oturduk. Ezan okundu. Namaz eda edildi. Bazı ziyaret etmek isteyenler oldu, ama Üstad tesbihata devam ettiği için kimse yaklaşamadı. Biz hafifçe işaret ettik. Sonra tesbihat bittikten sonra Hazreti Üstad ayağa kalkıp dönünce bizi gördü. Bizi görünce çok neşelendi. ‘’Maşaallah! Ya, siz burdasınız! Fesubhanallah!’’ dedi. Böyle çok neşeli bir şekilde karşılamış olduk.

Beraber camiden çıkıyoruz, burada: ‘’Yüksek bir yer var mı? Çıkalım etrafa bakalım’’, dedi.

  • Caminin kıblesinde çevre duvarı var, belki onun üstünden bakabiliriz, dedim.

Şimdiki binalar da yok. Oraya gittik. Hazreti Üstadımız dedi: ‘’Sen eğil ben basıp çıkayım’’.

Hemen eğildim. Dedi: ‘’Sen çekemezsin, Ziya eğilsin’’. Ben çekildim Ziya abi geldi. Hakikaten bir adımla onun üstüne bastı. Bir adımda duvarım üstüne çıktı. Sonra baktık ileride taş yığınları varmış. Oradan duvarın üstüne gitmek, gelmek ve Üstadın yanına gelmek mümkün. Hazreti Üstadımız dedi Ziya abiye, ‘’sen de oradan gel’’. O da gitti. Ben aşağıdayım. Bana hitaben,

  • Şimdi sen hakem ol. Ankara’dakiler benim Ankara’ya gitmemi istiyorlar, “Beraber çalışalım” diye. Ben de gitmediğim için bana eziyet ediyorlar. Ben bu Risale-i Nur hizmetlerini bırakıp gideyim, onlarla beraber mi çalışayım, yoksa Risale-i Nur hizmetlerine devam mı edeyim? Sen hakem ol. Ne dersen öyle yapayım.

“Aman ya Üstadım!” diyecektim nerede ise, “sakın böyle bir şeye karar vermeyin,” diyecektim, ama hakem olma şeyini, şimdi şikâyet edilenler Ankara’da, şikayetçi duvarın üstünde, hakem aşağıda. Ben de dedim:

  • Üstadım! Siz, biz, Risale-i Nur hizmetlerine devam etmek lazım. Yani onu bırakırsak, çok büyük bir yanlışlık olur ve hizmete devam! Diğer meselelere ehemmiyet yok!

Ve Hazreti Üstad bir eli ile kabristan tarafını göstererek:

  • “Taamm, bu ellerin arasına gireceğim, ama bu delilerin arasına gitmeyeceğim,” dedi.

Böylece böyle bir hakemlik yaptık.

 

Bundan başka bir hatıra daha var, onu daha sonra bir vesile ile anlatırız.

Netice, bana dedi: ‘’Sen de gel buraya!” Ben de o taşların üstünden gittim. Etrafa bakıyoruz.

  • Sizin ev neresi buradan? dedi.

Draman Camiinin minaresi görünüyor. Ben de onun üst tarafına bakınırken zaman geçti. Hazreti Üstad:

  • Eyvah! dedi, şimdi evini de kayıp etti zavallı! Nasıl eve gidecek? dedi.

Böylece böyle bir mülatefe ile oradan indik. Stadın arkasındaki sokaklardan eve gidiyoruz. Giderken, her sokaktan geçerken bütün insanlar pencerelerde ve çocuklar Hazreti Üstad’ın ayağına sarılıyorlar böyle (kollarını kucağında kavuşturarak). O onlara diyor: “Siz masumsunuz, bana dua edin, hastalıklarım var, hastalıklarım geçsin.” Onlarla biraz meşgul olduktan sonra ayrılıyoruz. Ondan sonra öbür sokağa giriyoruz, o sokakta da öyle.

 

Üç dört sokakta böyle münavebeli bir vaziyet. Çocuklar Hazreti Üstada büyük alaka gösterdiler. Çok acayip bir manzara oldu. Ve böylece o gün ikindi namazından sonra böyle bir seyahatle, hem manzara seyretmek, hem hakemlik yapmak, hem yolculuk yapmak, Hazreti Üstad’la beraber böyle bir manzara, Elhamdülillah, oldu.

Demek ki şöyle bir şey idi o zaman Malatya hadisesi sebebi ile o zamanki idare çok büyük bir yanlış hareket içine girdi. Dört sene filan devam etti bu. Mütefekkiran kısmının mecmuaları kapandı, makale yazanlar, İslamcı hareket olarak Necip Fazıl Beyler, Cevat Rıfat Atilhan, Osman Serdengeçti, vs. onların hepsi tevkif edildi.

 

Risale-i Nur hizmetlerine de, Hazreti Üstad’a da muamele, Samsun mahkemesi de o neviden idi. Sungur abi mevkuftu. O davada Büyük Cihad gazetesi yazı işleri müdürü Hüseyin Yücel de öyle ve bu durum 1956’nın ikinci yarısına kadar devam etti. Ondan sonra bir değişim oldu. Risale-i Nurlar Diyanet’e gönderildi Afyon’dan. Afyon Mahkemesi 8 sene devam etti. Daha önce af çıkmıştı, şahıslar aftan istifade etti ama Risaleler mahkemede devam etti. En sonunda tetkiki için Diyanet’e gönderildi. Diyanet çok mükemmel bir rapor hazırladı, verdi ve o rapora istinaden beraat kararı verildi. Ve ondan sonra Türkiye’de yeni bir dönem başlamış oldu.

 

Ve Allah rahmet etsin, Üstadımızın da tavsiyeleri ve ricaları ile Risale-i Nurlar neşre başladı. Uzun bir tafsilat. Oraya girmiyorum. Elhamdulillah! Ama hem Ankara’da hem İstanbul’da hem hatta Samsun’da, ve bir iki kitap Antalya’da ( Hutbei Şamiye gibi). Böylece neşriyat başlamış oldu ta 27 Mayıs 1960’a kadar. Ondan sonra da Uhuvvet Risalesini gene neşrettik.  

Esselamu aleyküm ve rahmetullahi ve berekatuhu.

Rızaen lillahi taala el-Fatihatan maassalavat.


Youtube