Fırıncı abi'den Dersler/Hatıralar (22. Söz / 11. Lem’a)
13:29. dakikadan itibaren hatıratı dinleyebilirsiniz.
Büyük Cihat Gazetesi’ne Gönderilen Mektup Hakkında
Hazreti Üstad 1953’te Fatih’te kaldığı zaman Zübeyir Abiler Urfa’da tevkif edilmişler ve Isparta’ya getirilmişler. Isparta’da Ramazan’da çok işkenceli bir hapisten sonra tam Arefe Günü tahliye edilmişler. Bayram sabahı İstanbul’a teşrif ettiler. Ondan sonra Üstad burada kaldı. Abdullah, Hüsnü Abileri Üstadımız birkaç gün sonra Urfa’ya gönderdi. Zübeyir Abi’yi burada bıraktı. Bu esnada şöyle bir hadise oldu: Samsun’da Büyük Cihat Gazetesi’ne gönderilen mektup ile ilgili açılan davada mahkemede sorgulanmak için ikinci defa Üstad Samsun’a çağırılıyor fakat emniyetle görüşülüyor, ifade burada veriliyor. Zübeyir Abi’nin bir takvimi var: “1372 senesi, Şevval’in 13. Perşembe günü (26 Haziran 1953 Cuma günü) Üstadımız Samsun Mahkemesi münasebeti ile İstanbul Mahkemesi’nde mahkemenin suallerine aynen bu şekvayı izahatla okudular:
Üstadımız iki sene evvel Ramazan’da beş vecihle kanunsuz bir tarza maruz kaldığı zaman dindar mebuslara ve heyet-i vükelaya bir şekva suretinde hizmetkarına ve bir iki talebesine bu şekvayı söylemiş. Hizmetçisi de Ankara’daki bir iki nur talebesine göndermiş ki o şekvayı dindar mebuslara verip heyet-i vükelaya göstersin. Onlara göstermişler, bazıları neşrini münasip görmüşler. Büyük Cihat Gazetesi’ne gönderilmiş. İşte iki seneden ziyade beş vecihle kanunsuz, kanun namına Üstadımıza azap verdiler. Şiddetli fakrı ihtiyacıyla beraber yüz yirmi lira yalnız bir şâhitlik makaleyi kim göndermiş diye verdirmeye mecbur ettiler. Halbuki veren de mahkemede kendi ikrarıyla söylemiş. Nur talebeleri namına Zübeyir.”
O Büyük Cihat Gazetesi’nde çıkan yazıyı da bir lahika olarak okumuş olalım. Bu okuyacağımız kısım Büyük Cihat Gazetesi’nin 26 Haziran 1952 tarihli 67 numaralı nüshasında neşredilmiştir.
Gizli düşmanlarımız, bu Ramazan-ı Şerifte, tekrar adliyeyi benim aleyhime sevk ettiler. Mesele de, bir gizli komünist komitesiyle alâkadardır.
Birisi: Bütün bütün kanun hilâfına olarak, beni tek başımla ve yalnız olarak kırda ve dağda otururken, üç silâhlı jandarma ile bir başçavuş yanıma gönderdiler, "Sen başına şapka giymiyorsun" diye, zorla beni karakola getirdiler. Ben de, adaleti hedef tutan bütün adliyelere söylüyorum ki:
Böyle beş vecihle kanunsuzluk edip kanun namına beş vecihle İslâm kanunlarını kıran adam, hakikî kanunsuzluk ile ittiham edilmek lâzım gelirken, onların o acip kanunsuzluğu ve bahanesiyle, iki seneden beri vicdanî azâp verdiklerinden, elbette mahkeme-i kübrâ-yı haşirde bunun cezasını çekeceklerdir.
Evet, otuz beş senedir münzevî olduğu halde hiç çarşı ve kasabalarda gezmeyen bir adamı, "Sen frenk serpuşunu giymiyorsun" diye ittiham etmeye, dünyada hangi kanun müsaade eder? Yirmi sekiz seneden beri beş vilâyet ve beş mahkeme ve beş vilâyetin zabıtaları onun başına ilişmedikleri halde, hususan bu defa İstanbul mahkeme-i âdilesinde yüzden ziyade polislerin gözleri önünde, hem iki ayda yaya olarak her yeri gezdiği halde hiçbir polis ilişmediği ve hem Mahkeme-i Temyiz "Bere yasak değil" diye karar verdiği, hem bütün kadınlar ve başı açık gezenler ve bütün askerî neferler ve vazifedar memurlar giymeye mecbur olmadıklarından ve giymesinde hiçbir maslahat bulunmadığından ve benim resmî bir vazifem olmadığından—ki resmî bir libastır—"Bereyi giyenler de mes'ul olmazlar" denildiği halde; hususan münzevî ve insanlar arasına girmeyen ve Ramazan-ı Şerifin içinde böyle hilâf-ı kanun en çirkin bir şeyle ruhunu meşgul etmemek ve dünyayı hatırına getirmemek için has dostlarıyla dahi görüşmeyen, hattâ şiddetli hasta olduğu halde, ruhu ve kalbi vücuduyla meşgul olmamak için ilâçları almayan ve hekimleri çağırmayan bir adama şapka giydirmek, ecnebî papazlara benzetmek için ona teklif etmek ve adliye ile tehdit etmek, elbette zerre kadar vicdanı olan bundan nefret eder. Meselâ, ona teklif eden demiş: "Ben emir kuluyum." Cebr-i keyfî kanunla emir olur mu ki, emir kuluyum desin? Evet, Kur'ân-ı Hakîmde, Yahudi ve Nasranîlere başta benzememek için ona dair âyet olduğu gibi,
يَۤا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُۤوا اَطِيعُوا اللهَ وَ اَطِيعُوا الرَّسُولَ وَاُولِى اْلاَمْرِ مِنْكُمْ *
(Meali: Ey îman edenler! Allaha itaat edin; Peygambere ve sizden olan idarecilere de itaat edin. Nisâ Sûresi, 4:59) âyeti, ulü'l-emre itaati emreder. Allah ve Resulünün itaatine zıt olmamak şartıyla, o itaatin emir kuluyum diye hareket edebilir. Halbuki bu meselede, an'ane-i İslâmiye kanunları hastalara şefkatle incitmemek, gariplere şefkat edip incitmemek, Allah için Kur'ân ve ilm-i imanîye hizmet edenlere zahmet vermemek ve incitmemek emrettiği halde, hususan münzevî, dünyayı terk etmiş bir adama ecnebî papazlarının serpuşunu teklif etmek, on vecihle değil, yüz vecihle kanuna muhalif ve İslâmın an'anevî kanunlarına karşı bir kanunsuzluktur ve keyfî bir emir hesabına o kudsî kanunları kırmaktır. Benim gibi kabir kapısında, gayet hasta, gayet ihtiyar, garip, fakir, münzevî, sünnet-i seniyeye muhalefet etmemek için otuz beş seneden beri dünyayı terk eden bir adama bu tarz muameleler kat'iyen şek ve şüphe bırakmadı ki, komünist perdesi altında, anarşilik hesabına vatan ve millet ve İslâmiyet ve din aleyhinde müthiş bir suikast eseri olduğu gibi, İslâmiyete ve vatana hizmete niyet eden ve müthiş haricî tahribata karşı cephe alan dindar meb'uslar ve demokratlara dahi büyük bir suikasttır. Dindar meb'uslar dikkat etsinler, bu dehşetli suikasta karşı müdafaada beni yalnız bırakmasınlar. (Haşiye)
Bu yazıyı Büyük Cihat Gazetesi’ne Sungur Abi göndermiş. Sungur Abi’yi de tevkif etmişler. Burada bir de haşiyesi var:
Haşiye: Rus’un Başkumandanı kasten önünden üç defa geçtiği halde ayağa kalkmayan ve tenezzül etmeyen ve onun idam tehdidine karşı izzet-i İslâmiyeyi muhafaza için ona başını eğmeyen; İstanbul’u istilâ eden İngiliz Başkumandanına ve onun vasıtasıyla fetva verenlere karşı, İslâmiyet şerefi için, idam tehdidine beş para ehemmiyet vermeyen ve “Tükürün zalimlerin o hayasız yüzüne!” cümlesiyle ve matbuat lisanıyla karşılayan; ve Mustafa Kemal’in, elli mebus içinde hiddetine ehemmiyet vermeyip, “Namaz kılmayan haindir” diyen ve Divan-ı Harb-i Örfî’nin dehşetli suallerine karşı, “Şeriatın tek bir meselesine ruhumu feda etmeye hazırım” deyip dalkavukluk etmeyen; ve yirmi sekiz sene, gâvurlara benzememek için inzivayı ihtiyar eden bir İslâm fedaisi ve hakikat-i Kur’âniye’nin fedakâr hizmetkârına maslahatsız, kanunsuz denilse ki: “Sen Yahudi ve Hıristiyan papazlarına benzeyeceksin; onlar gibi başına şapka giyeceksin; bütün İslâm ulemasının icmaına muhalefet edeceksin; yoksa ceza vereceğiz” denilse, elbette öyle her şeyini hakikat-i Kur’âniye’ye feda eden bir adam, değil dünyevî hapis veya ceza ve işkence, belki parça parça bıçakla kesilse, Cehenneme de atılsa, katiyen, yüz ruhu da olsa, bütün tarihçe-i hayatının şehadetiyle, feda edecek! Acaba, bu vatan ve dinin gizli düşmanlarının bu eşedd-i zulm-ü Nemrudânelerine karşı, mânevî pek çok kuvveti bulunan bu fedakârın tahammülü ve maddî kuvvetle ve menfi cihette mukabele etmemesinin hikmeti nedir? İşte bunu, size ve umum ehl-i vicdana ilân ediyorum ki, yüzde on zındık dinsizin yüzünden doksan mâsuma zarar gelmemek için, bütün kuvvetiyle dahildeki emniyet ve âsâyişi muhafaza etmek için, Nur dersleriyle herkesin kalbine bir yasakçı bırakmak için, Kur’ân-ı Hakîm ona o dersi vermiş. Yoksa, bir günde yirmi sekiz senelik zalim düşmanlarımdan intikamımı alabilirim! Onun içindir ki, âsâyişi, mâsumların hatırı için, muhafaza yolunda haysiyetini, şerefini tahkir edenlere karşı müdafaa etmiyor ve diyor ki: “Ben, değil dünyevî hayatı, lüzum olsa âhiret hayatımı da millet-i İslâmiye hesabına feda edeceğim.” Said Nursî
Bu kitapta anlatılacak daha çok şeyler var. Üstadımız o zamanda bunları mahkemede söylemiş. Bunun üzerine tekrar ihzariye çıkmıştı. Üstadımız oraya gitmeye karar vermiş, beni de oraya sabahleyin çağırdılar, gittim. (“Sen yaparsın” diye o zaman demişti.) Sonra rapor alındı. O gitmedi. Zübeyir Abi de Üstad’la beraber İstanbul’da kaldı.
“Nur Çeşmesi” nin neşri
Esasında Zübeyir Abi gelmeden evvel Muhsin, Ziya ve Ahmet Aytimur Abiler Üstadımızın yanında beraberdiler. O zaman gazetelerde Japonya’ya atılan atom bombasının tesirleri hakkında acayip haberler var: bombanın atılmasından yedi sekiz sene sonra bile insanların kolları, ayakları kopuyor, gözleri çıkıyor diye gazetelerde haberler çıkıyordu
Üstadımız -dün okuduğumuz mektupta- bunu medeniyetin getirdiği vahşet olarak zikrediyor. “Risale-i Nur ise bu atom bombasının tahribine karşı tamirci atom bombasıdır” diye Asa-yı Musa’nın altı, yedi, sekizinci meselesini küçük bir broşür yaptı. Broşüre “Tamirci Atom Bombası” diye isim koydu. O zaman teksir makinesi alınmıştı. Muhsin Abiler onu teksirle neşretti. O broşür bütün Anadolu’ya dağıtıldı. Zübeyir Abi geldikten sonra yeni bir kitap şeklinde bu son hadiseleri de içine alan “Risale-i Nur Külliyatından Asa-yı Musa’dan Akan Nur Çeşmesi” ni -sonradan “Nur Çeşmesi” diye- neşretti. Zübeyir Abi, mutfak serindi, daktiloyla orada yazıyordu. Hatta ben de yanındaydım. Bir gün Üstadımız oraya geldi. Rafta fincanlar, bardaklar dizili duruyor. Baktı, “Sen” dedi, “Hanedan mısın?” Zübeyir Abi “Üstadım, Estağfirullah -bir şey daha söyledi, şu anda aklıma gelmedi- dedi. Zübeyir Abi’nin yeni yazıyla mumlu kâğıda yazdığı yazıya baktı, gözden geçirdi. Bu kitabın önüne şu yazıyı koydu: “Tamirci Atom Bombası’ndan bir numune: Nur talebeleri tarafından soruldu ki Nur Risalelerinde denilmiş: Küfr-ü mutlakın dehşetli tahribatına karşı tamirci bir atom bombası Risale-i Nurdur. Bunun bir numunesini isteriz.” -O broşürün üzerine bunu yazmıştı-
Elcevap: Asa-yı Musa mecmuaları, hususen bir numunesi altıncı, yedinci, sekizinci meseleler ve sekizinci ve on birinci hüccet-i imaniye ki, en derin bir feylesofla bir çocuk, onlardan en derin bir hakikati anlayabilir, vehim ve vesvese bırakmaz. Said Nursi.”
Bu kitabın bulunuşu da enteresan: Üstadımızın Isparta’da kalan eşyaları Said Özdemir Abi’ye intikal etmiş ve o eşyalar içinde bu kitabın teksir nüshası da bulunuyormuş. Oradan evvela İhlas Nur Neşriyat bunu neşretti sonra da Sözler Yayınevi “Nur Çeşmesi” ismi ile neşretti.
Youtube