DEPREM NEDEN OLUR?
İstanbul Silivri açıklarında 6,2 büyüklüğünde meydana gelen deprem insanlarda korkuya sebep oldu. İstanbul depremi ile beraber insanlar deprem neden olur diye soruyor.
Depremin iki temel nedeni vardır: Birincisi, gözlemlenebilen ve bilimsel olarak açıklanabilen sebeptir: fay hatlarının çatlamasıdır. Yer kabuğunda biriken enerjinin ani bir şekilde açığa çıkmasıyla oluşan sismik dalgalar, yeryüzünde şiddetli sarsıntılara yol açar.
Yer altındaki bu enerji birikimi zamanla artar ve belirli bir eşiğe ulaştığında fay hattı kırılır. Bu kırılma sırasında ortaya çıkan enerji, dalgalar hâlinde çevreye yayılır ve biz bunu deprem olarak hissederiz. Depremin şiddeti, dalgaların frekansı, türü ve büyüklüğüne bağlı olarak değişiklik gösterir.

Depremler sadece fiziksel olaylar değildir; onların ardında daha derin ve anlamlı sebepler gizlidir.
Deprem neden olur sorusunun cevabı, yalnızca fiziksel açıklamalarla sınırlı değildir.
Depremlerin ardında daha derin ve anlamlı sebepler gizlidir.
Evrendeki her şey gibi, depremlerin de bir görünen sebebi, bir de gerçek, hikmetli sebebi vardır.
Her şeyin bir nasılı olduğu gibi, bir de yapanı, yani irade edeni vardır.
Bir baskı makinesinin nasıl çalıştığı matbaa bilimiyle uzun uzun açıklanabilir.
Fakat asıl önemli olan, bu makinenin niçin yapıldığı ve kim tarafından hangi amaçla tasarlandığıdır.
Bu soru, bizi makineyi üreten akıl ve iradenin niyetine ve gayesine götürür.
Çünkü bir makinenin nasıl çalıştığını bilmek, onu yapanı ve amacı bilmeksizin eksik bir bilgidir.
Sahipsiz ve amaçsız bir makine düşünülemeyeceği gibi, evrende de hiçbir şey başıboş ve maksatsız değildir.
Depremler de bundan istisna değildir.

Bilimin Ötesinde: Depremin Asıl Sebebi ve Hikmeti
Bilim, depremin nasıl gerçekleştiğini açıklar; ancak niçin olduğunu ve kim tarafından gerçekleştirildiğini kavramak, hakikate ulaşmanın anahtarıdır.
Bu önermelerden hareketle söyleyebiliriz ki:
Depremin bilimsel açıklamaları, olayın yalnızca yüzey kısmını gösterir.
Oysa depremin niçin gerçekleştiği ve kim tarafından hangi amaçlarla yaratıldığı soruları, çok daha derin ve önemli cevaplara götürür.
Çünkü evrendeki her şeyi kudretiyle elinde tutan Rabbimiz, yaratılışa özgü ilahi maksatlar yüklemiştir.
Bu büyük olayın da, oluşunun ayrıntılarından çok daha mühim hedefleri vardır.
Bu sebeple, depremin jeolojik açıklamalarının hemen ardından, bu ilahi maksatları aramak gerekir.
Bilimsel kanunlar olarak gördüğümüz şeylerin, gerçekte Allah’ın adetullah dediğimiz yaratılış kanunları olduğunu anlamak, hakikate ulaşmada büyük bir adımdır.

Deprem Neden Hep Gece Oluyor?
İstanbul’da yaşanan depremin ardından, Erzincan, Marmara ve Maraş depremlerinin de gece meydana gelmesi, "Depremler neden gece oluyor?" sorusunu akıllara getirmiştir.
Ancak şu anda depremlerin özellikle gece oluşuna dair kesin bir bilimsel dayanak bulunmamaktadır.
Teknik ve jeolojik açıdan, depremlerin gece veya gündüz meydana gelmesini doğrudan etkileyen bir mekanizma tespit edilememiştir.
Depremlerin zamanlamasına dair bilimsel bir açıklama bulunmasa da, bu olayların anlamını ve doğasını farklı bir bakış açısıyla değerlendirmek mümkündür.
Kur’an Depremi Bize Nasıl Tarif Eder ?
Kuran’daki Zilzal Sûresi kat'iyyen ifade ediyor ki, küre-i arz hareket ve zelzelesinde vahiy ve ilhama mazhar olarak emir tahtında depreniyor, bazen de titriyor.

“Ne zaman ki yer müthiş bir sarsıntıyla sarsılır.
Ve yeryüzü bütün ağırlıklarını dışarı çıkarır.
Ve insan ‘Ne oluyor buna ?’ der.
O gün yeryüzü üzerinde herkesin ne iş yaptığını haber verir.
Çünkü Rabbin ona konuşmasını emretmiştir.” ( Zilzal 1-5 )
Deprem Sonucu Neler Oluyor?
Depremin sonuçları birkaç başlıkta incelenebilir. İlk olarak, bilimsel ve gözlemlenebilir etkilerinden bahsedilebilir. Yer kabuğunu oluşturan levhalar sürekli hareket halindedir. Bu levhalar birbirini iter ya da uzaklaşır; aralarındaki sürtünme kuvveti nedeniyle bu hareket engellenir. Ancak bu kuvvet aşıldığında ani bir hareket oluşur ve bu şok etkisiyle deprem dalgaları yayılır. Bu dalgalar geçtiği yerleri sarsar, enerjisi ilerledikçe azalır. Sonuç olarak yeryüzünde fay adı verilen kırık hatlar oluşabilir. Bazı faylar yüzeyde gözükmese de, eski depremlerden kalma ve üzeri örtülmüş olanlar yeniden harekete geçebilir.
Depremin fay hattında gerçekleştirdiği bu etkiler bazı olumlu sonuçlara da yol açar. Örneğin:
- Türkiye’deki depremler neticesinde fay hatları üzerinde dünyanın en kıymetli madenleri arasında yer alan bor madeni ortaya çıkmıştır.
2. Yine doğal maden suları fay hatlarında oluşmaktadır.
3. İçilecek kaynak suları ve termal ılıcalar da yine yer kabuğundaki bu olaylar neticesinde ortaya çıkar.

Depremin Sosyal Hayata Etkisi
Depremler, insanların hassas bir dengeyle inşa ettiği yaşam alanlarında ciddi tahribata yol açabilir; binalar yıkılabilir, can kayıpları yaşanabilir. Bu nedenle, özellikle fay hatları üzerinde yaşayan insanların, bilimsel verileri dikkate alarak yapılarını en küçük riski bile hesaba katarak inşa etmesi gerekir. Denetimlerin sağlanması, kuralların uygulanması ve insanların küçük yaştan itibaren bilinçlendirilmesi büyük önem taşır.
Ancak sadece bilimsel tedbirler yeterli değildir; akıl sahibi insan, yeryüzünün sahibi olan Rabbimizin bizden ne istediğini de düşünmelidir. Yer kürenin sarsılması, sadece dünyaya odaklanmış ve ölümsüz gibi yaşayan insanı kendine getirmelidir. En güvendiği toprağın bile bir anda hayatı alt üst edebileceğini gören kişi, dünya işleri kadar ölümden sonraki hayata da hazırlanmalı, cenneti kazanmak için Allah’a iman ve ibadetle ilgili görevlerini ciddiye almalıdır.

İstanbul Depremi Bize Ne Anlatıyor ?
İstanbul depremi bize bir kez daha musibetlere nasıl bakmamız gerektiğini gösteriyor.
Kur’an “şu kitab-ı kebir-i kainatın tercüme-i ezeliyesi” olması hasebiyle kainat kitabının nasıl okunacağını onda cereyan eden hadiselerin nasıl değerlendirileceğini bize anlatır.
Kainatta gerçekleşen hiçbir hadise Allah’ın inayeti dışında değildir. Aynen öyle de yeryüzünün sallanması da Allah’ın inayeti dahilindedir. İstanbul’daki deprem de tesadüf ve şuursuz bir tabiat olayı değildir. Zaten tabiat denilen şey Allah’ın bir kanunudur. İnsanın vazifesi bu musibet penceresinden bakıp Allah’ı tanımaktır.
Son İstanbul depremi ile gördük ki maalesef yine sadece sağlam binalar yapılması konuşuluyor. Oysa bir müslüman zaten binayı yaparken en güzel şekilde yapmalıdır.
“Yüce Allah yaptığınız işi sağlam ve iyi yapmanızdan hoşnut olur” hadisi ile peygamber efendimiz (asm) her işimizi deprem yaşansın yaşanmasın sağlam ve iyi yapmamızı buyuruyor.
Ancak;

“ Vadilerde kayaları oyup yontarak sağlam evler yapan Semud kavmine?” Fecir/9
Fecir suresi 9. ayet ile anlıyoruz ki vaktiyle Semûd kavmi de Âd kavminin helâkını, azgınlıkları dolayısıyla gelen İlahi azabtan başka bir sebebe bağlayarak gaflet içinde:
“Âd kavmi, sağlam binâlar yapmadıkları için helâk oldular. Zîrâ onlar, evleri kumlar üzerine yapmışlardı. Biz ise sağlam kayalar üzerine yaptık. Gelen fırtınalardan herhangi bir zarar görmeyiz” diyerek hakikati görmek istememişlerdi.

“Allâh’ın azabı onları yakalayıverdi. Bunun üzerine şiddetli bir sarsıntı tuttu. Yurtlarında yüz üstü düşüp öylece kaldılar.” A’râf, 78
Semud kavminin helakı gösteriyor ki, depremi sadece sağlam binalar ile ilişkilendirmek Allah’ın bize depremle anlatmak istediği hakikatleri görmemize mani olur.
Rabbimiz Depremle Bizi Nasıl Uyarıyor, Bize Hangi Hakikatleri İhtar Ediyor ?
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri Kastamonu'da ikamet halinde iken, 1930’lu yıllarda Türkiye’de büyük kayıpların yaşandığı Erzincan ve İzmir depremleri meydana gelince, bu depremlerin maddi sebeplerinin yanı sıra manevi sebeplerinin de olduğuna dikkat çeken 14. Sözün Zeyli olarak bilinen Zelzele Risalesini yazmıştı.
Depremin sadece fay hatlarındaki enerji birikiminin belli aralıklarla boşalması olarak görülmemesi gerektiği, yer kürenin, hareket ve zelzelesinde vahiy ve ilhama mazhar olarak emir tahtında hareket edildiğine dikkat çekmişti.
“Mânevî ve ehemmiyetli bir canipten, şimdiki zelzele münasebetiyle, altı yedi cüz’î suale karşı, yine mânevî ihtar yardımıyla cevapları kalbe geldi.” diyerek günümüzde bizimde kalbimize gelen, zihnimizi kemirip bulandıran yedi soruya akılda şüphe bırakmayacak müthiş cevaplar vermiştir.
Biz insanlar gaflete çok çabuk dalabiliyoruz. Bu dünyanın geçici olduğunu hatırlatacak sebeplere ihtiyacımız var. Gaflet halinden çıkmak için 10 saniyelik bir sarsıntı bize bunu hatırlatabilir. Biz bu hakikati okuyabilirsek yaşadığımız depremi yönetip ona göre hareket edebiliriz.
“...musibetler, dergâh-ı İlahîye sevk etmek için birer kader kamçısıdır.” RN
Depremin bizi dergah-ı İlahiye sevk edecek bir kader kamçısı olduğunu okuyabilirsek doğru adımlar atmış oluruz. Ahiret yolcusu olduğumuzu hatırlayıp gafletten uyanırız inşallah.
Deprem Neden Tesadüf Değil ?
Bediüzzaman bu risaledeki Altıncı Sual’in cevabında depreme tesadüfi ve tabi ve maksatsız bir hadise nazarıyla bakılmasını eleştirir:
“Altıncı Sual:
Zelzele, küre-i arzın içinde inkılabat-ı madeniyenin neticesi olduğunu ehl-i gaflet işaa edip, âdeta tesadüfî ve tabiî ve maksadsız bir hâdise nazarıyla bakarlar. Bu hâdisenin manevî esbabını ve neticelerini görmüyorlar; tâ ki intibaha gelsinler. Bunların istinad ettiği maddenin bir hakikatı var mıdır?
Elcevab:
Dalaletten başka hiçbir hakikatı yoktur. Çünkü her sene elli milyondan ziyade münakkaş, muntazam gömlekleri giyen ve değiştiren küre-i arzın üstünde binler envaın bir tek nev'i olan, meselâ sinek taifesinden hadsiz efradından bir tek ferdin yüzer a'zâsından bir tek uzvu olan kanadının kasd ve irade ve meşiet ve hikmet cilvesine mazhariyeti ve ona lâkayd kalmaması ve başıboş bırakmaması gösteriyor ki, değil hadsiz zîşuurun beşiği ve anası ve mercii ve hamisi olan koca küre-i arzın ehemmiyetli ef'al ve ahvali, belki hiçbir şeyi -cüz'î olsun küllî olsun- irade ve ihtiyar ve kasd-ı İlâhî haricinde olmaz.
Fakat Kadîr-i Mutlak hikmetinin muktezasıyla zahir esbabı tasarrufatına perde ediyor. Zelzeleyi irade ettiği vakit, bazan da bir madeni harekete emredip, ateşlendiriyor. Haydi madeni inkılabat dahi olsa, yine emir ve hikmet-i İlâhî ile olur; başka olamaz. Meselâ: Bir adam bir tüfek ile birisini vurdu. Vuran adama hiç bakılmasa, yalnız fişekteki barutun ateş alması noktasına hasr-ı nazar edip, bîçare maktûlün büsbütün hukukunu zayi' etmek; ne derece belâhet ve divaneliktir. Aynen öyle de: Kadîr-i Zülcelâl'in müsahhar bir memuru, belki bir gemisi, bir tayyaresi olan küre-i arzın içinde bulunan ve hikmet ve irade ile iddihar edilen bir bombayı, ehl-i gaflet ve tuğyanı uyandırmak için ‘ateşlendir’ diye olan emr-i Rabbanîyi unutmak ve tabiata sapmak, hamakatın en eşneidir.
Altıncı Sualin Tetimmesi ve Haşiyesi:
Ehl-i dalalet ve ilhad, mesleklerini muhafaza ve ehl-i imanın intibahlarına mukabele ve mümanaat etmek için, o derece garib bir temerrüd ve acib bir hamakat gösteriyorlar ki, insanı insaniyetten pişman eder. Meselâ: Bu âhirde beşerin bir derece umumiyet şeklini alan zulümlü, zulümatlı isyanından, kâinat ve anasır-ı külliye kızdıklarından ve Hâlık-ı Arz ve Semavat dahi, değil hususî bir rububiyet, belki bütün kâinatın, bütün âlemlerin Rabbi ve Hâkimi haysiyetiyle, küllî ve geniş bir tecelli ile kâinatın heyet-i mecmuasında ve rububiyetin daire-i külliyesinde nev'-i insanı uyandırmak ve dehşetli tuğyanından vazgeçirmek ve tanımak istemedikleri kâinat sultanını tanıttırmak için emsalsiz, kesilmeyen bir su, hava ve elektrikten; zelzeleyi, fırtınayı ve harb-i umumî gibi umumî ve dehşetli âfâtı nev'-i insanın yüzüne çarparak onunla hikmetini, kudretini, adaletini, kayyumiyetini, iradesini ve hâkimiyetini pek zahir bir surette gösterdiği halde; insan suretinde bir kısım ahmak şeytanlar ise, o küllî işarat-ı Rabbaniyeye ve terbiye-i İlâhiyeye karşı eblehane bir temerrüd ile mukabele edip diyorlar ki: ‘Tabiattır; bir madenin patlamasıdır, tesadüfîdir. Güneşin harareti elektrikle çarpmasıdır ki, Amerika'da beş saat bütün makineleri durdurmuş ve Kastamonu vilayeti cevvinde ve havasında semayı kızartmış, yangın suretini vermiş’ diye manasız hezeyanlar ediyorlar.
Dalaletten gelen hadsiz bir cehalet ve zındıkadan neş'et eden çirkin bir temerrüd sebebiyle bilmiyorlar ki: Esbab yalnız birer bahanedirler, birer perdedirler. Dağ gibi bir çam ağacının cihazatını dokumak ve yetiştirmek için bir köy kadar yüz fabrika ve tezgâh yerine küçücük çekirdeği gösterir: ‘İşte bu ağaç bundan çıkmış’ diye Sâni'inin o çamdaki gösterdiği bin mu'cizatı inkâr eder misillü bazı zahirî sebebleri irae eder. Hâlık'ın ihtiyar ve hikmet ile işlenen pek büyük bir fiil-i rububiyetini hiçe indirir.
Bazan gayet derin ve bilinmez ve çok ehemmiyetli, bin cihette de hikmeti olan bir hakikata fennî bir nam takar. Güya o nam ile mahiyeti anlaşıldı, âdileşti, hikmetsiz, manasız kaldı.
İşte gel! Belâhet ve hamakatın nihayetsiz derecelerine bak ki: Yüz sahife ile tarif edilse ve hikmetleri beyan edilse ancak tamamıyla bilinecek derin ve geniş bir hakikat-ı meçhuleye bir nam takar; malûm bir şey gibi: ‘Bu budur’ der.
Meselâ: ‘Güneşin bir maddesi, elektrikle çarpmasıdır.’ Hem birer irade-i külliye ve birer ihtiyar-ı âmm ve birer hâkimiyet-i nev'iyenin ünvanları bulunan ve ‘âdetullah’ namıyla yâdedilen fıtrî kanunların birisine, hususî ve kasdî bir hâdise-i rububiyeti irca' eder. O irca' ile, onun nisbetini irade-i ihtiyariyeden keser; sonra tutar tesadüfe, tabiata havale eder. Ebucehil'den ziyade muzaaf bir echeliyet gösterir.
Bir neferin veya bir taburun zaferli harbini bir nizam ve kanun-u askeriyeye isnad edip; kumandanından, padişahından, hükûmetinden ve kasdî harekâttan alâkasını keser misillü âsi bir divane olur.
Hem meyvedar bir ağacın bir çekirdekten icadı gibi, bir tırnak kadar bir odun parçasından çok mu'cizatlı bir usta, yüz okka muhtelif taamları, yüz arşın muhtelif kumaşları yapsa; bir adam o odun parçasını gösterip dese: ‘Bu işler, tabiî ve tesadüfî olarak bundan olmuş.’ O ustanın hârika san'atlarını, hünerlerini hiçe indirse, ne derece bir hamakattır.